eskiden_istanbulum

eskiden_istanbulum İstanbul’un gizli kalmış tarihine ışık tutuyorum. Tarihte bir yolculuk yapmaya hazır mısınız? Ben yola çıktım, sizi de beklerim..😉

SPOR ve SERGİ SARAYIMerhabalar,​Gelin bugün hafızalarımızı tazeleyelim ve Harbiye’nin o meşhur rüzgarına doğru bir yolcu...
08/05/2026

SPOR ve SERGİ SARAYI

Merhabalar,
​Gelin bugün hafızalarımızı tazeleyelim ve Harbiye’nin o meşhur rüzgarına doğru bir yolculuğa çıkalım.

Özellikle 45 yaş ve üstü İstanbulluların çok iyi hatırlayacağı; tribünlerinde omuz omuza maçlar izlediğimiz, sosisli kokusu eşliğinde basketbol sevdasına düştüğümüz o efsanevi salonu yeniden yâd ediyoruz.

Şehrin kalbinde yükselen ve bir devrin sosyal hafızasına kazınan o efsanenin hikâyesi...

Aşağıda..
👇

Harbiye’nin tam ortasında bir zamanlar "Spor ve Sergi Sarayı" vardı. Aslında bina fiziksel olarak hâlâ orada, tüm heybetiyle duruyor; fakat artık o tanıdık ruh yerinde değil.

"Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı" tabelasının ardında; o eski sporcu coşkusu, tribünlerden yükselen o meşhur uğultu ve maça ya da konsere girebilmek için saatlerce beklenen o sabırlı kuyruklar artık yok.

Bina orada, evet; ama parkede devleşen Efe Aydanlar, Aytekler, Ermanlar ve daha niceleri artık o sahada değil. Bugün saray yerinde kalsa da, Spor ve Sergi Sarayı artık sadece hatıralarda yaşıyor...

​Harbiye’nin kalbinde, seyircinin nefesiyle ısınan ve uğruna yürüyüşler düzenlenen efsanevi bir salondu Spor ve Sergi Sarayı.

İstanbul’un kapalı bir spor salonuna olan hasretini dindirmek amacıyla inşa edilen bu yapı, modern Türk sporunun gelişiminde en önemli virajlardan biri oldu.

Özellikle 1948 Londra Olimpiyatları ve Avrupa Güreş Şampiyonası’ndaki başarılarımızın ardından, 1949’daki Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği yapabilmek adına kollar sıvandı.

Yapının mimari projesi; spor tesisleri konusundaki uzmanlığıyla tanınan İtalyan Paolo Vietti-Violi ile Türk mimarlar Şinasi Şahingiray ve Fazıl Aysu’dan oluşan güçlü bir kadronun imzasını taşır.

Türk mimarlardan Şahingiray, eski bir olimpiyat atleti; Aysu ise Türkiye’nin birçok anıtsal stadyum projesinde yer almış deneyimli birer isimdir.

Bu seçkin ekibin tasarladığı binanın temeli, 30 Ocak 1948’de dönemin Valisi ve Belediye Başkanı Dr. Lütfi Kırdar tarafından atılır.

3 Haziran 1949 tarihinde Avrupa Güreş Şampiyonası ile kapılarını açan salon, aynı yıl İstanbul Uluslararası Ticaret ve Sanayi Fuarı’na da ev sahipliği yaptı.

7 bin kişilik kapasitesiyle uzun yıllar şehrin tek kapalı spor adresi olan bu yapı; basketboldan voleybola, boks maçlarından sirk gösterilerine hatta 1975-1980 arası derneklerin konser ve şenliklerine kadar her türlü kültürel hafızayı içinde barındırdı.

​Sarayı hafızalara kazıyan asıl unsur, şehrin tam kalbinde sporcuyla seyirciyi adeta tek vücut haline getiren o benzersiz atmosferiydi.

Bugün dönüp bakıldığında "teknik birer kusur" gibi görünen tüm o meşhur zorluklar, aslında salonun kendine has karakterini oluşturuyordu.

Dönemin mühendislik şartlarıyla inşa edilen portatif tribünler ve ahşap zemin, taraftarın coşkusuyla birlikte adeta yaşayan bir organizma gibi hareket eder, maçın ritmine fiziksel olarak eşlik ederdi.

Salonun girişindeki kuyruklar Harbiye sokaklarına, Radyoevi önüne kadar uzanırdı.
İçerideki atmosfer ise bugünden bakınca imkansız görünen bir centilmenliğe sahipti; rakip taraftarlar omuz omuza maç izlerdi.

Burası; Galatasaray basketbolunun o efsanevi "Yenilmez Armada" ruhunun devleştiği, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın büyük atılımlarıyla tribünlerin bayram yerine döndüğü bir mabetti. Aynı zamanda Eczacıbaşı ve Anadolu Efes gibi ekollerin yükselişine, Türk sporuna yön veren nice efsane kulübün doğuşuna ve Milli takımımızın unutulmaz zaferlerine tanıklık eden, parkesi tarih kokan bir yerdi.

Dr. Lütfi Kırdar hayattayken isminin binaya verilmesini istemediği için, ölümünden 27 yıl sonra binanın adı “İstanbul Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı” oldu.

​1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası Finali ve 1967 Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası gibi dev organizasyonlara imza atan salon, 1992 Mayıs ayında basketbolseverlere veda etti.

Yıkılmaması için yürüyüşler düzenlense de süreç durdurulamadı.

1996 yılında düzenlenen Habitat II Zirvesi öncesinde büyük bir değişim geçiren bina, modern bir kongre merkezine dönüştürülerek "İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı" adını aldı.

Bugün her ne kadar uluslararası organizasyonlara ve kongrelere ev sahipliği yapsa da, o eski tahta tribünlerin gıcırtısı ve Harbiye sokaklarına taşan maç sonu heyecanı, şehrin kolektif hafızasında tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor.

Sevgilerimle ♥️

🏫 BİR YALI HİKÂYESİ: DENİZE KÜSEN MAĞRUR GÜZELMerhabalar 🖐Mutlu pazarlar 😘Bugün rotamızı Üsküdar’ın güneyine, günbatımın...
03/05/2026

🏫 BİR YALI HİKÂYESİ: DENİZE KÜSEN MAĞRUR GÜZEL

Merhabalar 🖐
Mutlu pazarlar 😘

Bugün rotamızı Üsküdar’ın güneyine, günbatımının İstanbul’da en güzel izlendiği yere; Salacak’a çeviriyoruz. 🚶‍♂️

Kız Kulesi’nin gölgesinde, Bizans saray kalıntılarının üzerinde yükselen, ihtişamıyla şehri tepeden selamlayan bir efsaneyi konuşacağız: Çürüksulu Yalısı.

​Hikâyemiz biraz uzun ama "İstanbul tutkunuyum, sonuna kadar okurum" diyenler için tüm detaylar aşağıda... 👇

Salacak.

Üsküdar’ın güneyindeki burunda, küçük bir semt olan Salacak.
Kız Kulesi’nin ardından bizi izleyen muhteşem Salacak...

İstanbul'da günbatımının en güzel izlendiği yerdir Salacak.

Eğer yolunuz Salacak’a düşerse ve vakit günbatımına yaklaşmışsa oturup bekleyin ve muhakkak izleyin.
Salacak’tan karşıdaki Ayasofya’yı, Sultanahmet’i, Haliç’i izleyin, İstanbul’un keyfini bir de öyle çıkarın.

Bu muhteşem yerde çevresini mağrur bakışlarla seyreden bir yapı var..

Eski yalı, sonradan olma köşk...
İşte bu yer, hikayemizin konusu…
🏫

Bizans saray kalıntılarının üzerine inşa edilen bu yalı İstanbul’a hep yukarıdan baktı yıllarca.
İstanbul sivil mimarisinin en nadide örneklerinden birisidir..
İhtişamıyla göz dolduran bu yalı, yapıldığı günden günümüze sürekli isim değiştirerek ulaştı..
Tırnakçı Yalısı, Çürüksulu Yalısı, Belkıs Hanım Yalısı ya da Muharrem Nuri Birgi Yalısı..
🏫

Yalının temelleri 1790 yılında Tırnakçızade ailesi tarafından atıldı.

Peki, kimdir bu Tırnakçızadeler?

Yavuz Sultan Selim, 1517 Mısır Seferi’ni zaferle taçlandırıp halifelik makamını İstanbul’a getirdiğinde, İslam dünyasının en kıymetli hazinesi olan Kutsal Emanetler de payitahtın kalbine, Topkapı Sarayı’na taşınmıştı. Ancak bu sadece bir nakil değil, asırlar sürecek bir koruyuculuk zincirinin de başlangıcıydı. 🛡️

İşte bu zincirin en kritik halkalarından biri, ilerleyen yıllarda kurulan Haremeyn Kadılığı (Mekke ve Medine Kadılığı) oldu. Bu makamın en özel görevlerinden biri, henüz İstanbul’a ulaşmamış olan diğer kutsal emanetleri araştırıp bulmak ve güvenle merkeze ulaştırmaktı.

19. yüzyılın ortalarında karşımıza çıkan Mısır ve Mekke Kadısı Tırnakçızade Mustafa Bey, bu manevi görevi omuzlayan isimlerin başında gelir. Kendisine hediye edilen emanetlerin yeni bekçisi olan Mustafa Bey, hem bir hukuk adamı hem de bu kutsal mirasın İstanbul’a taşınmasındaki köprü isim olmuştur.

​Yalımızın temelini atan ailenin ismi, işte böylesine derin ve manevi bir sorumlulukla tarihe kazınmıştır.

Peki, bu köklü aileye neden "Tırnakçı" denilmiş? 🤔

Bu unvan, ailenin büyük dedesi Mustafa Efendi’nin Osmanlı sarayındaki çok özel ve yakın hizmetlerinden miras kalmıştır.🛡️

Mustafa Efendi, padişahın en yakınında bulunan ve dış dünya ile iletişimini yöneten üst düzey bir mabeyinci (günümüz tabiriyle özel kalem müdürü veya başdanışman) olarak görev yapmıştır.

Mustafa Efendi’nin bu lakabı almasındaki temel sebepler ise şunlardır.

👉Padişah ava çıkacağı zaman, ellerini koruması için parmaklarına "tırnak" adı verilen özel demir yüksükleri bizzat Mustafa Efendi takardı. 🦅 🏹
👉Ayrıca Padişahın tırnaklarını kesme ve bakımını yapma vazifesi de, ona duyulan büyük güvenin bir nişanesi olarak kendisine verilmişti.

Hem idari bir yetkili hem de padişahın şahsi hizmetinde bulunan bir sırdaş olan Mustafa Efendi, bu hizmetleri vesilesiyle aileye "Tırnakçı" adını kazandırmıştır.

İşte 1790 yılında, Salacak’ın o meşhur yalısını inşa eden ve asırlık bir mirası başlatan aile, padişahın bu denli yakınında bulunan Tırnakçızade ailesidir. 🏫✨

​⏳ ​Tırnakçızade ailesi, bu muhteşem yapıda tam 100 yıl boyunca hüküm sürdü. Dile kolay, koca bir asır! Ancak takvimler 1890 yılını gösterdiğinde, her büyük hanedan hikâyesinde olduğu gibi, mirasçıların arasına o meşhur "veraset tartışmaları" girdi... ⚖️

Aile üyeleri bir türlü uzlaşamayınca, Salacak’ın bu asil yapısı için satış yolu göründü. İşte tam o sırada sahneye Çürüksulu Ahmet Paşa çıktı. Paşa, mirasçılar arasındaki tüm o karmaşaya rağmen süreci büyük bir ustalıkla yönetti ve kimseyle sorun yaşamadan yalıyı satın aldı. 🤝

Bu el değiştirme, yalı için sadece bir tapu değişikliği değildi; aynı zamanda yeni bir dönemin ve yeni bir ismin de başlangıcıydı. İstanbul hafızasına kazınacak olan "Çürüksulu Yalısı" ismi, işte bu huzurlu satışın ardından tabeladaki yerini aldı... 🏫✨

Yalıyı devralan Çürüksulu Ahmet Paşa, yapıyı adeta yeniden yorumladı. Mimari dokunuşlarıyla onu tam anlamıyla ihtişamlı bir 19. yüzyıl Boğaziçi yalısına dönüştürdü. Tıpkı ilk sahipleri gibi, Çürüksulu ailesi de bu çatının altında uzun, hatıralarla dolu yıllar geçirdi.

Peki, Ahmet Paşa kimdir? 🕵️‍♂️

1862 doğumlu, Çürüksu Hanedanı’ndan Hacı Hüseyin Bey’in oğlu olan Paşa, sıradan bir asker değildi.
Paris’te İttihat ve Terakki Komitesi başkanlığı yapacak kadar vizyoner, Belgrad Ataşeliği’nden Meclis-i Mebûsân milletvekilliğine uzanan bir devlet adamı, 1918 Berlin Görüşmeleri’ne katılacak kadar kilit bir diplomattı.
1936’da aramızdan ayrıldığında, geriye Karacaahmet’teki kabri ve Salacak’taki o eşsiz mirasını bıraktı. 🥀

Yalının duvarları arasında yankılanan en unutulmaz isimlerden biri hiç şüphesiz Ahmet Paşa’nın kızı Belkıs Ratib’dir.

Belkıs Ratib güzelliği ile bırakın Türk sosyetesini Avrupa sosyetesinde bile konuşulan bir kadındır.

Belkıs Hanım, ilk evliliğini Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı ve danışmanı Ethem Menemencioğlu ile yaptı. Ancak araya giren uzun Afganistan görevi ve mesafeler, bu evliliğin üzerine soğuk bir gölge düşürdü; çift iki çocuklarına rağmen yollarını ayırdı. 💔

İkinci baharını Mısırlı zengin İbrahim Ratib ile yaşayan Belkıs Hanım, yalısını adeta bir saraya çevirdi. Yakın dostu Prenses Marthe Bibesco ile yalıda verdiği o meşhur davetler, İstanbul’un dilinden düşmezdi. 🥂

Her şey bir rüya gibi giderken, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık gölgesi çöktü. İbrahim Ratib’in iflasıyla o ihtişamlı hayat, yerini derin bir sessizliğe ve zor günlere bıraktı. Salacak’ın nazlı güzeli Belkıs Hanım için, yalının o şatafatlı salonlarından yalnızlığa uzanan yeni bir devir başlıyordu... 🏫📉

Savaş sonrası Paris’e yerleşen Belkıs Ratib için zaman, eski şatafatını yavaş yavaş silip götürdü.

Maddi imkânsızlıklar kapıyı çalınca, o canım yalı önce Alman Konsolosluğu’na, ardından Ankaralı diplomatlara yuva oldu. 🏛️

Belkıs Hanım 1958 yılında yalıya geri döndüğünde, artık ne o eski zenginlikten eser vardı ne de o parıltılı günlerden...
Bir zamanlar ihtişamın, hatıraların, aşkların ve tarihlerin konuştuğu yalıda eski zenginliğin gölgesi bile yoktu artık.

Bir zamanlar Gazi Mustafa Kemal’in, "Bu memlekette beğendiğim, takdir ettiğim iki kadından biridir" diyerek onurlandırdığı o asil kadın, şimdi devasa salonlarda tek başına kalmıştı. 🕊️

Yalı artık bir evden ziyade, zamanın durduğu bir müze gibiydi. Hürrem Sultan’ın aşure testisinden Kafkas elbiselerine kadar paha biçilemez parçalar, Belkıs Hanım’ın yalnızlığına eşlik eden tek dert ortaklarıydı.

Türk mimarisinin ayakta kalan son kalelerinden biri olan Çürüksulu Yalısı, artık eskinin kırık dökük ama bir o kadar da vakur hatıralarıyla baş başaydı... 🏫🕯️

Belkıs Hanım, sadece güzelliğiyle değil, Avrupa görmüş vizyonu ve zarafetiyle de gerçek bir İstanbul hanımefendisiydi.
Öyle ki, biten bir aşkın ardından bile asaleti elden bırakmaz, eski eşi Ethem Menemencioğlu’nu hep o meşhur cümleyle, saygıyla anardı: "Boşandığımız gün, beni babamın evine çiçeklerle göndermişti..." 💐

Asırlık yalısının şöminesi başında dostlarını topladığında, zaman adeta durur ve söz dönüp dolaşıp o unutulmaz karşılaşmaya gelirdi çoğunlukla.
Başlardı anlatmaya..

— “Hayatımda unutamadığım olaylardan biri Gaziyi ilk görüşümdür. Berlin’deydik. Sultan Vahdettin burayı gezmeye gelmişti. Yanında da Mustafa Kemal vardı. Eşim o zamanlar sefirdi. Protokol icabı onunla bir, iki defa karşılaşmıştım. Ve daha ilk görüşümde demiştim ki, bu masmavi gözlerde, bugünün çok ilerisinde bir şeyler arayan bakışlar var. Öyle de olmuştu.” 👁️✨

Kocaman bir yalı... Dört yatak odası, üç büyük salon ve onlarca hatıra. Belkıs Hanım, bu devasa yapının içinde yıllarca tek başına, sessiz bir mücadele verdi. 🥀

Yalıyı satın almak isteyen çoktu ama o, evini bir "taş yığını" olarak değil, ömrünün emaneti olarak gördü. Satmamak için sonuna kadar direndi.

Elinde avucunda ne varsa birer birer elden çıkardı.
En son o meşhur elmas ve yakutlarını da yalının bitmek bilmeyen masraflarına kurban verdi. ✨💸

Ancak yalı da tıpkı sahibi gibi yaşlanmıştı. Öyle bir an geldi ki, İstanbul’un o meşhur yağmurları artık yalının içindeydi. Belkıs Hanım, tavanı akan salonlarda elinde şemsiyeyle dolaşmak zorunda kaldı.

Ve o son perde...
Bir gün yalının tavanı çöktü. İşte o enkaz, aslında Belkıs Hanım’ın yalıyla olan o kopmaz bağının da sonuydu. Artık ne yalının ayakta kalmaya mecali kalmıştı, ne de Belkıs Hanım’ın direnecek gücü... 🏫🌧️

Belkıs Hanım’ın ve yalının bu içler acısı hali, o dönem Türk diplomasisinin en parlak isimlerinden biri olan Muharrem Nuri Birgi’nin kalbini sızlatıyordu.
Nuri Birgi, sıradan bir hayran değildi; o, köklü bir aileden gelen, vizyonu geniş bir devlet adamıydı. 🛡️

Nuri Birgi, Ziya Nuri Paşa’nın oğludur. Varşova’da başlayan ve NATO Daimi Temsilciliği’ne kadar uzanan, başarılarla dolu bir kariyerin de sahibidir.

Nuri Bey, bu muhteşem yapının yok olup gitmesine razı gelemedi. Sonunda büyük bir nezaket ve sabırla Belkıs Hanım’ı ikna etmeyi başardı.
Takvimler 1968’i gösterdiğinde, yalı artık yeni sahibine, onu yeniden hayata döndürecek olan o tutkulu ellere emanetti. 🤝🏫

Nuri Birgi hayaline kavuşmuştu ama karşısındaki manzara tam bir enkazdı.
Bu yadigârı ayağa kaldırmak öyle kolay olmayacaktı; denilen o ki, Nuri Bey bu restorasyon için tam üç evini gözden çıkardı. 💸🏚️

Restorasyon koltuğunda efsane bir isim, Turgut Cansever vardı. Cansever’in ustalığıyla yalı, ruhunu kaybetmeden özüne döndü.

Yapıdaki sonradan eklenmiş tüm fazlalıklar atıldı. Ahşap cephe titizlikle korundu ve o meşhur Osmanlı rengine, kırmızı aşı boyasına büründü. 🔴

İçerisi ise tam bir sanat galerisi gibiydi; 1800’lerden kalma İstanbul mobilyaları, 300 yıllık nadide İran halıları, divit koleksiyonları ve paha biçilemez hat eserleriyle yalı, adeta yaşayan bir müze oldu. 📜🏺

1972’de emekli olup yalıya yerleşen Nuri Bey, bahçeyi de ihmal etmedi. Egzotik ağaçlar, serin fıskiyeler ve süs havuzlarıyla donatılan bahçe; muhteşem sakız ağaçları ve onları bir kale gibi çevreleyen servilerle Salacak’ın ortasında gizli bir vaha haline geldi.

Nuri Birgi, sadece bir binayı değil, İstanbul’un kaybolmaya yüz tutmuş bir parçasını da kurtarmıştı... ✨🏫

Nuri Bey’in onca emeği, titizliği ve harcadığı servetin ardından, 1978 yılında kapısının önüne o soğuk asfalt seriliverdi...

Sahil yolu projesiyle birlikte, Boğaz’ın sularıyla oynaşan Çürüksulu Yalısı, denizden koparılarak bir "köşke" dönüştürüldü.
Nuri Bey için bu, sadece bir yol değil, bir dünyanın yıkılışıydı. 🌊💔

Yıllar geçtikçe hem yalı hem de Nuri Bey yoruldu.
Özellikle o cennet bahçenin bakımı, artık neredeyse yalının kendisi kadar masraflı bir hal almıştı.

Bu yalının hikayesini nerede okursanız okuyun hepsinde Muharrem Nuri Bey’in “yalısını, ölümünden kısa bir süre önce değerli koleksiyonlarıyla birlikte arkadaşı Selahattin Beyazıt a bırakmıştır.” olarak görürsünüz.

Peki ama neden? Bir diplomat, onca yıllık emeğini neden bir başkasına vasiyet eder?

​Ben de bu sorunun peşine düştüğümde, cevabı sayın Murat Bardakçı’nın kaleminden buldum. Bardakçı, bizzat Selahattin Beyazıt’tan dinlediği o inanılmaz "liyakat imtihanını" şöyle anlatıyor... 👇

Yazının bir kısmından alıntıdır❗❗❗
⚡⚡
“Muharrem Nuri Bey yalının masraflarını karşılamakta artık hayli güçlük çekiyor ve bakım için gereken maddî desteği sadece bir kişiden, eski senelerden beri tanıdığı Selâhattin Beyazıt’tan isteyebiliyordu.
Arada bir mektupla “Çatı için şu kadar para lâzım oldu, elektrik tesisatının elden geçmesi gerekiyor” yahut “Falanca tarafın yeniden boyanması şart” diye yazıp bu işlere gidecek parayı da söylüyor ve Selâhattin Ağabey meblâğı bir zarfa koyup derhal yalıya gönderiyordu. İşin içerisine hiçbir zaman senet-sepet vesaire girmemiş, her şey çok yakın bir dostluğun gerektirdiği şekilde yapılmıştı...
Derken aradan seneler geçti, Muharrem Nuri Bey 1986’da 79 yaşında iken vefat etti. Vasiyetnamesinin açılışına Selâhattin Beyazıt’ı da davet ettiler ve içerisinde vasiyetnamenin de bulunduğu kasadan tapu, vesaire gibi resmî evrakın ardından bazı kalın zarflar çıktı...
Bunlar, Muharrem Nuri Bey’in Selâhattin Beyazıt’a “Çatı çöküyor, para lâzım” veya “Falanca duvarın artık elden geçirilmesi şart, yardımın gerekiyor” meâlindeki mektupları üzerine Selâhattin Ağabey’in gönderdiği içleri para dolu zarflardı. Muharrem Nuri Bey zarfların hemen hiçbirini açmamış, hattâ üzerlerine “Aferin delikanlı, bu imtihanı da geçtin!” diye yazmıştı...
Vasiyetname nihayet açıldı: Muharrem Nuri Birgi, sahibi olduğu Çürüksulu Yalısı’nı Selâhattin Beyazıt’a bırakmıştı!
Selâhattin Bey’e seneler boyunca maddi sıkıntılarından bahsedip arada bir de yalının bakımı için maddi destek istemesinin sebebi kendisinden hayli genç olan dostunun liyakatini imtihan etmek, yani lâyık olup olmadığını anlamaktı. Onun gönderdiği paraların kuruşuna dokunmamış ve bu vefalı dostunun liyakat sahibi olduğuna kanaat getirince de muhteşem yalısını ona vasiyet etmişti.
Bu hadiseyi ve ayrıntılarını, Selâhattin Ağabey’in bazı yaz gecelerinde Çürüksulu Yalısı’nın muhteşem bahçesinde verdiği unutulmaz davetlerde bizzat kendisinden dinlemiştim..."
⚡⚡
Evet Muharrem Nuri Bey'in tüm mirasını Selahattin Beyazıt'a bırakması böyle olmuş....
Selahattin Beyazıt'ı Galatasaray spor kulübü başkanı, sanayici ve iş insanı olarak biliyoruz..
Selahattin Beyazıt'ın yalıyı devraldığı 1986 yılından 2012 yılına kadar yalıda kayda değer bir gelişme olmaz.
Ama 2012 yılında Selahattin Beyazıt’a ait Çürüksulu Yalısı’nın icradan satışa çıkacak olması basında yer almaya başlar.
Herkes şaşkınlık içindedir.
Nasıl olmaktadır bu durum?
Selahattin Beyazıt gibi bir iş insanının malları nasıl icralık olmuştur?
Durum kısa bir süre sonra öğrenilir...
Selahattin Beyazıt’ın oğlunun sahip olduğu firması iflas etmiştir. Bu iflas sonrası büyük bir borç yükü oluşmuştur.
Selahattin Beyazıt’ın iki yalısı ve şirketleri haciz işlemlerine konu olmaya başlamıştır.
Dönemin en güçlü iş insanlarından biri olan Selahattin Beyazıt, ilerlemiş yaşına rağmen işlerin başına geçer.
Ve oluşmuş ağır borç yükünü temizler.
Selahattin Beyazıt Bey saygınlığıyla alacaklıların yasal işlem yapmalarını da engeller.
Üç yılda 80 milyon lirayı bulan borçların 60 milyonu öder.
Selahattin Beyazıt’ın Kandilli’deki Neslişah Sultan Yalısı (Prenses Monheim Yalısı) satılır ama Çürüksulu yalısını kurtarır.
Daha sonra bu yalıda satılır.
Selahattin Beyazıt 21 ocak 2022 tarihinde vefat ederek aramızdan ayrıldı.. Rahmet olsun..
⚡⚡
Tarihin tozlu sayfalarından günümüze uzanan bu bayrak yarışı, 2018 yılında yeni bir döneme girdi. Bu eşsiz miras, Dinamik Denizcilik tarafından satın alındı. 🛳️

Titizlikle yürütülen restorasyon çalışmalarının ardından, Çürüksulu Yalısı, yeni sahipleri tarafından aslına uygun bir ihtimamla kullanılmaya devam ediyor. Boğaz’ın kıyısında, asırlara meydan okuyan duruşuyla İstanbul’u selamlamayı sürdürüyor. ✨

Sizlere küçük bir tavsiye: 👇
Eğer yolunuz düşer de vapurla Üsküdar’a geçiyorsanız, bir anlığına başınızı yukarı kaldırın. Salacak İskelesi’nin 200 metre ilerisinde, Harem tarafına doğru o kırmızı aşı boyalı ahşap güzelliği göreceksiniz.
​O asırlık yalı size el sallayacak, bir hatırasını fısıldayacak, göz kırpacak... Bilginiz olsun. 😉

​Sevgilerimle...

🔥 Kehanet Gerçek Oldu, Yalı Kül Oldu: SAİT HALİM PAŞA YALISI’nın Gizemli Laneti!Merhabalar Yine bir yalı hikayesini okum...
27/04/2026

🔥 Kehanet Gerçek Oldu, Yalı Kül Oldu: SAİT HALİM PAŞA YALISI’nın Gizemli Laneti!

Merhabalar

Yine bir yalı hikayesini okumak isterseniz
aşağıya paylaşıyorum…
👇

Yine Sarıyer’deyiz... Ama bu seferki durağımız, önünden geçerken bile sizi büyüleyen, Boğaz’ın en ihtişamlı ve en "hikayeli" yapılarından biri: Sait Halim Paşa Yalısı. 🏫

Kimileri buraya "Lanetli" diyor, kimileri ise içindeki sırlar nedeniyle "Efsunlu"...

Gelin, bu görkemli yapının duvarları arasındaki fırtınalı tarihe birlikte bakalım.
👇

Bu yalının her köşesinde, bir Osmanlı paşasının fırtınalı hayatı ve imparatorluğun son demlerinin izleri gizli... 🏛️

Sait Halim Paşa Yalısı’nın kayıtlara geçen ilk sahipleri, Ermeni Düzoğulları ailesidir.

Bu ailenin adını bir yerlerden hatırlıyorum diyenleriniz varsa tebrik ederim, sıkı takipçisiniz.. 👏

Hatırlarsanız, size daha önce Dadyan Yalısı (Adil Sezer Yalısı) hikayesini anlatırken Düzoğulları ailesinden uzun uzun bahsetmiştim.

Hafızaları tazelemek adına o derin mevzuya tekrar girip sizi yormayacağım; ama bu ailenin yalıyla olan bağını kısaca hatırlamakta fayda var.

​💰Düzoğulları öyle sıradan bir aile değildi.
İmparatorluğun kalbi sayılan Darphane-i Amire'yi yöneten, sarraflık yapan ve 18. yüzyıl İstanbul’unun en zengin, en nüfuzlu isimleriydiler.
Ancak bu devasa servet ve güç, ne yazık ki onları hazin bir sondan kurtaramamıştı. Aile bireylerinden biri yalıda asılmıştı hani.
Hatırladınız herhalde.

Düzoğulları ailesi zamanında o kadar büyük bir servete hükmediyordu ki, bugün hayranlıkla izlediğimiz Sait Halim Paşa Yalısı da onların o meşhur mal varlığı listesinin sadece bir parçasıydı. 🏛️💎

Ailenin başına gelen felaketlerden sonra, ellerindeki tüm mülkler gibi bu eşsiz yalı da satılarak yeni bir döneme kapılarını açtı... ⚡

Düzoğulları’ndan sonra yalının mülkiyeti Aristarhis Ailesi’ne geçer.

Aile, mevcut yapıyı tamamen yıktırıp yerine sıfırdan bir yalı inşa ettirir; ancak bu yeni yapı da çok geçmeden el değiştirecektir. ⚡

1876 yılına gelindiğinde, yalıyı Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Prens Mehmet Abdülhalim Paşa satın alır.

Paşa yalıyı devraldığında yapı oldukça bakımsız durumdadır. Bu değerli mülkü ayağa kaldırmaya kararlı olan Abdülhalim Paşa, onarım işini Çanakkaleli usta mimar-kalfa Petraki Adamandidis’e emanet eder. 🛠️

Mimar Adamandidis, yeteneğini konuşturarak yalıyı adeta yeniden yaratır ve yapıyı bugün hayranlıkla izlediğimiz o muhteşem silüetine kavuşturur. ✨🏛️

Burada Petraki Kalfa'yı yazmadan olmaz.

Petraki Adamandidis (diğer adıyla Petraki Kalfa), 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında yaşamış, özellikle İstanbul’un mimari dokusuna önemli katkılarda bulunmuş seçkin bir mimar ve kalfadır
Döneminin "kalburüstü kalfalarından" biri olarak kabul edilir ve Neoklasik tarzda tasarladığı yapılarla tanınır.
Said Halim Paşa Yalısı en bilinen eseridir. 1894 yılındaki büyük İstanbul depreminde hasar gören Mısır Çarşısı'nın yenileme çalışmalarını yürütmüştür. İzzeddin Efendi Köşkü, Çamlıca bölgesinde inşa ettiği önemli yapılar arasındadır.
Beyoğlu (Galatasaray ve Kuledibi) bölgesinde kendi adıyla anılan Petraki Apartmanı ve Han binaları ile günümüzde Petros Hotel olarak hizmet veren Büyükada Adamandidis Evinin de mimarıdır.
Mehmet Abdülhalim Paşa, Osmanlı'nın Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın 4 oğlundan birisidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda vezirlik ve nazırlık yapmıştır. Aynı zamanda
bestekardır.
Klasik Türk Müziği'ne ilgi duyan Paşa, Sadrazam Said Halim Paşa ve Abbas Halim Paşa'nın babasıdır.
Kavalalı Hanedanına mensubiyeti sebebiyle "Prens Mehmed Abdülhalim" olarak da isimlendirilmiştir.
2 Haziran 1894 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.

Abdülhalim Paşa’nın vefatı ile yalı Paşa’nın çocuklarına kalır.

Paşanın çocuklarından biri olan Sait Halim Paşa, kardeşlerine ait hisseleri satın alarak yalının tamamına sahip olur. (Said Halim Paşa'nın kendisi hariç 8 kardeşi vardır.)

Böylece yalı, günümüzde de kullanılan ismini alır.
Sait Halim Paşa Yalısı…

👑 Peki kimdir bu Sait Halim Paşa?

Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu olan Sait Halim Paşa, 1864’te Kahire’de doğdu ve henüz çocuk yaşta ailesiyle İstanbul’a yerleşti.

Özel hocalardan aldığı eğitimle Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizceyi ana dili gibi öğrendi; ardından İsviçre’de Siyasal Bilgiler okuyarak tam bir entelektüel olarak yetişti.

II. Abdülhamid’in güvenini kazanmasıyla "Paşa" rütbesini aldı ve devletin en kritik kurumlarından biri olan Şûrayı Devlet (Danıştay) azalığına atandı.
Başarıları onu kısa sürede Rumeli Beylerbeyliği’ne kadar taşıdı.
Ancak bu hızlı yükseliş, beraberinde amansız bir düşman kitlesini de getirdi. 🐍

Paşa, hakkında asılsız ihbarlar yayılmaya başladı.

"Yalısında gizli silahlar ve yasak kitaplar var!" sesleri saraya kadar ulaştı. Çok sevdiği yalısına yapılan baskınlar huzurunu kaçırınca, çareyi yurdu terk edip Avrupa ve Mısır’a gitmekte buldu. 🕊️

Meşrutiyet’in ilanıyla İttihatçılarla birlikte İstanbul’a dönen Paşa için yeni bir dönem başladı. Önce Yeniköy Belediye Başkanı seçildi, ardından Âyân Meclisi üyeliği ve Şûra-yı Devlet reisliği gibi en üst düzey makamlarda devletine hizmet etmeye devam etti.

Paşa’nın kariyerindeki en büyük dönüm noktası 1913 yılında gerçekleşti. Önce Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) görevine getirildi, hemen ardından ise devletin en yüksek makamı olan Sadrazamlık koltuğuna oturdu. ⚖️

Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın fırtınalı yılları, onu da beraberinde sürükledi. 1919’da dönemin kabine üyeleriyle birlikte tutuklanarak Malta’ya sürgüne gönderildi. Büyük çabalar sonucu serbest kalsa da bir şart vardı: İstanbul’a dönmesi yasaklanmıştı... ⛓️🕊️

Vatanından uzak kalan Sait Halim Paşa, Roma’ya yerleşti.

Takvimler 6 Aralık 1921’i gösterdiğinde, henüz 58 yaşındayken evinin kapısında uğradığı bir suikast sonucu hayatını kaybetti. 🔫

Ölümü İstanbul’da büyük bir üzüntüyle karşılandı. Naaşı Roma’dan getirilerek son kez Yeniköy’deki o çok sevdiği yalısına getirildi. 30 Aralık 1921’de yalısından alınan naaşı, devlet töreniyle II. Mahmut Türbesi’nin bahçesine defnedildi. 🕊️🏛️

Sait Halim Paşa, hayatını Prenses Emine Hanım ile birleştirmişti. Bu evlilikten Prens Halim Sait ve Prens Ömer Sait adında iki oğlu dünyaya geldi.
Emine Hanım da tıpkı Paşa gibi Kavalalı soyundan geliyordu; eski Hicaz Valisi Mehmet Dursun Paşa’nın kızıydı. ✨

Paşa’nın Roma’da vefat etmesinin ardından yalı, eşi ve oğullarına miras kaldı. Boğaz’ın bu görkemli yapısı, uzun yıllar boyunca ailenin hatıralarını saklayan bir yuva olarak varisler tarafından kullanılmaya devam etti. 🏠💎

Ancak takvimler 1968’i gösterdiğinde yalının kaderi tamamen değişti. Turizm Bankası’na satılan bu tarihi yapı, bir dönem sadece yabancıların giriş yapabildiği bir kumarhane olarak kullanıldı.
Boğaz’ın en zarif odaları, o yıllarda oyun masalarına ev sahipliği yaptı. 🎭

Yalı, zamanın yorgunluğunu üzerinden atmak için birkaç kez tadilata girdi.

1974 yılında tadilattan geçen yalının, asıl büyük renovasyonu 1980-1984 yıllarında, Turizm Bankası tarafından TAÇ (Türkiye Anıt ve Çevre Koruma) Vakfı’na yaptırılan büyük renovasyonla yalı adeta küllerinden doğdu..

1989 yılında Turizm Bankası’nın Türkiye Kalkınma Bankası’na dönüşmesiyle, yalının yeni sahibi de bu kurum oldu. 🏦

Bu dönemde yalı tek bir amaçla sınırlı kalmadı; adeta yaşayan bir mekan haline geldi. Bahçesi yaz aylarında şık bir restoran olarak işletilirken, odalarının bir kısmı müze olarak halka açıldı. 🖼️
En önemlisi de yalının Başbakanlık Yazlık Konutu olarak belirlenmesiydi. Birçok kritik resmi toplantı ve devlet zirvesi, bu tarihi salonların büyüleyici atmosferinde gerçekleştirildi. ✨🏛️

Yalının tarihindeki en gizemli olay, 1994 yılının sonunda TBMM çatısı altında yaşandı.

Dönemin ANAP İstanbul Milletvekili Halit Dumankaya, 7 Aralık 1994’te TBMM’de Turizm Bakanlığı’nın işletmeleriyle ilgili olarak bir konuşma yaptı ve “Sait Halim Paşa Yalısı’ndaki değerli tablo ve eşyalar çalındı. Bu durum ortaya çıkmasın diye yakında yalıyı yakacaklar” dedi.

Bu sarsıcı iddiadan sadece 11 ay sonra, 12 Kasım 1995’te yalı gerçekten de alevlere teslim oldu.
Başbakanlık resmi konuk evi olarak kullanıldığı ve restorasyon çalışmalarının sürdüğü bir sırada çıkan yangın, çatı katından başlayarak tüm yapıyı sardı. 🏚️🔥

Yangın sonrası bilanço ağırdı; yalının ikinci katı ve çatısı tamamen yok oldu. Sadece bir bina değil, içindeki paha biçilemez hazineler de küle döndü.
Kütüphanedeki çok değerli el yazması kitaplar, zengin tablo koleksiyonu ve 16. yüzyıldan kalma eşsiz çinilerle bezeli şömine...
​Hepsi birer anıya dönüştü.

Olayla ilgili yargılanan 12 restorasyon çalışanı ise delil yetersizliğinden 1998 yılında beraat etti. Yangın, ardında hala cevaplanmamış onlarca soru işareti ve o meşhur kehanetin gölgesini bıraktı... 🕵️‍♂️🕯️

1995 yangınının ardından başlatılan titiz restorasyon çalışmaları tam 7 yıl sürdü. 2002 yılına gelindiğinde yalı, büyük bir başarıyla 1890’lardaki o büyüleyici ve asil görünümüne yeniden kavuşturuldu. ✨
Ancak yalının üzerindeki o "kara bulutlar" dağılmak bilmiyordu; restorasyon süreci ve sonrasında yalı adeta doğa ve insan yapımı kazalara karşı tek başına direndi.

25 Şubat 1999’da yalıda bir kez daha alevler yükseldi. Neyse ki bu sefer korkulan olmadı ve yangın büyümeden kontrol altına alındı. ​🔥

Talihsizlikler sadece ateşle sınırlı kalmadı. 2003 yılında bir Rus şilebi, 2006 yılında ise dev bir kuru yük gemisi kontrolden çıkarak yalıya çarptı. ⚓💥

Tüm bu yangınlara, baskınlara ve gemi kazalarına rağmen ayakta kalmayı başaran yalı, Boğaz’ın en dirençli tanığı olduğunu bir kez daha kanıtladı. 🏛️💪

Yalının tarihinde öyle bir parça var ki, başına gelen tüm felaketlere rağmen adeta görünmez bir zırh tarafından korunmuş gibi bugüne ulaştı.
Söz konusu bu parça “Gatah Çölü’nde Prens Halim’in Ceylan Avı: Tazı Payı” ya da bilinen adıyla “Çölde Av” tablosu…. 🏜️

Ressam Félix Auguste Clément tarafından 1861 yılında Mısır’da yapılan bu devasa eser, tam 7 metre uzunluğunda ve 3,90 metre yüksekliğinde. 35 metrekarelik alanıyla Türkiye’nin en büyük oryantalist tablosu olma unvanını taşıyor.
Tabloda, aralarında Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın da bulunduğu 13 kişilik bir grubun, çölde ceylan avı sonrası dinlenişi büyüleyici bir detayla resmedilmiş. 🎨✨

Bir de bu tablo, yalıda ilk monte edildiği günden bu yana; büyük yangınlar, baskınlar, kazalar ve restorasyonlar geçirmesine rağmen, tek bir çizik bile almadan tüm badireleri atlatmasından dolayı "efsunlu" olduğu söylenir.🕯️🛡️
Ayrıca "efsunlu" denmesinin bir başka sebebi daha var.
O da tablodaki perspektif tekniği..
Bu teknik o kadar kusursuzdur ki; odanın neresinde durursanız durun, atın gözleri sanki sizi takip ediyormuş hissine kapılırsınız. 👁️🐴

Eserin sahibi yukarıda da dedigim gibi Fransız ressam Félix Auguste Clément'tir.
Aynı zamanda yalının iç mimarı da olan ressam, Sait Halim Paşa’nın babasının av arkadaşıdır.

Yıllarca yalının bir parçası olan bu paha biçilemez eser, daha güvenli bir şekilde korunması ve sergilenmesi amacıyla Milli Saraylar’a devredildi. Devasa boyutu nedeniyle rulo halinde ve özel ahşap koruma sandıklarıyla taşınan tablo, artık Dolmabahçe Sarayı’ndaki Resim Müzesi’nde sanatseverleri selamlıyor. 🚚✨

2005 yılında yalının kaderinde yeni bir sayfa açıldı ve 49 yıllığına üst kullanım hakkı özel sektöre devredildi.
Bu değişimle birlikte yalı, kapılarını sadece tarihe değil, hayatın en mutlu anlarına da sonuna kadar açtı. 🗝️✨

Bugün Sait Halim Paşa Yalısı, Boğaz’ın en seçkin düğün, toplantı ve davetlerine ev sahipliği yapan vazgeçilmez bir adres.

Ancak onun büyüsü sadece davetlerle sınırlı değil; o asil ruhu beyaz perdeye de yansımış durumda. 🎬🍿
Yalının o meşhur tarihi salonları ve görkemli merdivenleri, sayısız sinema filmine ve dizilere set olmuş, Türk sinemasının ve dizilerinin sahnelerinde ölümsüzleşmiştir. Adeta bir film platosu zarafetindeki bu yapı, ziyaretçilerine her adımda farklı bir hikâye fısıldamaya devam ediyor. 🏛️🎞️

Bu hikayeyi benimle birlikte okuduğunuz için teşekkür ederim. İstanbul’un her köşesinde saklı kalan o ince ruhu kaybetmemek dileğiyle...

Sevgiyle ve merakla kalın! 🌿

Address

Istanbul

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when eskiden_istanbulum posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Museum

Send a message to eskiden_istanbulum:

Share