eskiden_istanbulum

Directions Website Contact the museum

eskiden_istanbulum İstanbul’un gizli kalmış tarihine ışık tutuyorum. Tarihte bir yolculuk yapmaya hazır mısınız? Ben yola çıktım, sizi de beklerim..😉

CADDEBOSTAN’DA ZAMANIN YUTTUĞU BİR EV: ŞEMSEDDİN SAMİ KÖŞKÜ 🏛️Merhabalar, mutlu pazarlar! ☕🌸​Hadi bugün Kadıköy’e, Bağda...
04/10/2026

CADDEBOSTAN’DA ZAMANIN YUTTUĞU BİR EV: ŞEMSEDDİN SAMİ KÖŞKÜ 🏛️

Merhabalar, mutlu pazarlar! ☕🌸

​Hadi bugün Kadıköy’e, Bağdat Caddesi’ne uzanalım…
Aklınızı bugünün kalabalığından alıp eski bir köşk hikâyesine götüreyim sizi.
​Ama ne yazık ki bu köşk günümüzde yok.
Peki, o köşke ne mi oldu? Ve içinde kimler büyüdü, kimler çalıştı?
​Anlattım… 👇

Bugün Kadıköy’ün en hareketli noktalarından biri olan Caddebostan’da, bir zamanlar bambaşka bir İstanbul vardı…

Bağdat Caddesi’nin henüz bugünkü halinden çok uzak olduğu; çevrenin bağlar, bahçeler ve zarif köşklerle kaplı bulunduğu o eski yıllarda, semtin en dikkat çeken yapılarından biri ünlü yazar ve dil bilgini Şemseddin Sami Bey’in köşküydü.

Peki, kimdi Şemseddin Sami Bey?

Şemseddin Sami (Fraşiri), 1 Haziran 1850'de doğmuş, Arnavut asıllı Osmanlı yazarı, ansiklopedisti ve sözlükçüsüdür.

Çok yönlü bir Osmanlı aydını olan Şemseddin Sami; ilk Türkçe roman kabul edilen Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat (1872), ilk Türkçe ansiklopedi olan Kâmûsü'l-A'lâm (1889–1898) ve modern anlamda ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlüklerden biri olan Kâmûs-ı Türkî (1901) gibi önemli eserlere imza attı.

1884 yılında Edremitli Kazasker Sadettin Efendi'nin kızı Emine Veliye Hanım ile evlendi ve eşiyle birlikte Sadettin Efendi'nin Kandilli'deki yalısına taşındı. Bu evlilikten dört çocuğu oldu.

1893 yılında Teftiş-i Askerî Komisyonu başkâtipliğine atandı. Aynı yıl eşi Emine Veliye Hanım'ı kaybetti.

1892 yılında hayatını kaybeden ağabeyi Abdül Bey'in eşi Belkıs Hanım ile 1894 yılında ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten bir oğlu oldu. Ayrıca ağabeyi Abdül Bey'in iki çocuğunun bakımını da üstlenerek onları büyüttü.

Ailesi büyüyen ve sakin bir çatı arayan Şemseddin Sami Bey, zamanla Kandilli’deki yalıdan ayrılıp Caddebostan’a taşındı.

​Caddebostan İskelesi civarında, Galip Paşa Camii’nin hemen yanındaki sokakta yer alan bu mülk; Bağdat Caddesi’nden denize kadar uzanan yemyeşil, geniş bir araziye sahipti. İki katlı ahşap köşkün mimari tasarımıyla bizzat Şemseddin Sami’nin ilgilendiği anlatılır. Burası onun için sadece ailesiyle yaşadığı bir ev değil, Türk dilinin en büyük eserlerini ürettiği bir çalışma mekânıydı..

Dönemin usta yazarı Sermet Muhtar Alus da eski İstanbul’u anlattığı yazılarında Şemseddin Sami Bey’in bu köşkünden övgüyle bahseder. O yılların Caddebostan’ı; ahşap iskeleleri, deniz hamamları, yemyeşil bağları ve birbirleriyle yarışan zarif köşkleriyle adeta bir cennet köşesidir.

Fakat bu evi Türk tarihi için asıl özel kılan, babasının çalışma odasından yükselen mürekkep kokuları arasında büyüyen o küçük çocuktu:
​Ali Sami Yen…

1886 yılında Kandilli’de dünyaya gelen Ali Sami, babasının dizinin dibinde, bu köşkün ilham dolu atmosferinde büyüdü.

Çocukluk ve gençlik yılları Caddebostan’daki bu bahçelerde geçti. Yaz aylarında Caddebostan sahilinde denize girer, Moda’daki çayırda spor yapardı. Futbola ve spora olan sevdası işte o yıllarda, bu kıyılarda filizlendi.

Daha sonra Galatasaray Sultanisi'nde öğrenim gördü ve 1905 yılında arkadaşlarıyla birlikte Galatasaray Spor Kulübü'nün kuruluşunda yer aldı.

Hayatın garip bir cilvesidir ki; sekiz kardeşinin her birini bir cumartesi günü kaybeden Şemseddin Sami Bey, ömrü boyunca bu güne karşı büyük bir korku beslemişti.

Ve ne yazık ki korktuğu başına geldi… Türk dili için gece gündüz çalışan büyük edip, Orta Çağ Kıpçakçası üzerindeki son eserini tamamlayamadan, 18 Haziran 1904’te yine bir cumartesi günü bu evde hayata gözlerini yumdu.

Vefat ettiğinde ardında 12 bin ciltten oluşan devasa bir kütüphane, hafızalara kazınan muhteşem bir köşk ve ne yazık ki ailesi için içinden çıkılması oldukça zor bir borç yükü bıraktı…

​Vefatının ardından cenazesi Sahrayıcedid Mezarlığı’na, çok sevdiği ilk eşinin yanına defnedildi. Yıllar sonra, 1968 yılında ailesinin isteğiyle naaşı Feriköy Mezarlığı’ndaki aile kabristanına nakledildi.

Fakat köşkün hikâyesi burada bitmedi.

Şemseddin Sami, o devasa ansiklopedi ve sözlük çalışmaları için yurt dışından, özellikle Leipzig’den son derece pahalı kaynaklar getirtmiş ve bu uğurda kitapçılara büyük meblağlarda borçlanmıştı.

Planını bizzat çizdiği ve hayatının en verimli yıllarını geçirdiği köşkü borçlar yüzünden kaybetme korkusu, vefatından önceki dönemde dilinin kilitlenmesine yol açacak kadar ağır bir üzüntü kaynağı oldu…

​Ve korkulan oldu.

Şemseddin Sami Bey’in vefatından sonra eşi, borçlar yüzünden köşkü satarak kardeşlerinin yanına taşınmak zorunda kaldı. Fakat en acısı bu da değildi…

İçinde eşsiz el yazmalarının da bulunduğu 12 bin ciltlik devasa kütüphane, hamalların sırtında kâğıt ticareti yapan bir dükkâna gönderilerek yok pahasına dağıtıldı.
​O dev kültür mirasından geriye; küçük kızı Sadiye Hanım’ın binbir güçlükle saklayabildiği yayımlanmamış birkaç dosya, eski bir fotoğraf albümü ve eşi Emine Hanım’ın çerçevelenmiş bir resminden başka bir şey kalmadı…

İlerleyen yıllarda köşkün yeni sahipleri değişti, çalkantılı süreçlerin ardından yapı uzun süre bakımsız kaldı… Ve ne yazık ki zamana daha fazla direnemeyerek tamamen yıkıldı.

Bugün ise o zarif ahşap köşkten geriye tek bir taş bile kalmadı.

Bir zamanlar Şemseddin Sami’nin okyanus misali sözlüklerini yazdığı, Ali Sami Yen’in çocukluk hayallerini kurduğu o evin yerinde bugün bambaşka bir İstanbul yükseliyor…

Evet, bir ev yok oldu…
Fakat o evden yükselen iki isim; Türk dilinin ve Türk sporunun hafızasında sonsuza dek yaşamaya devam ediyor.

​📍 Caddebostan / Kadıköy

​Sevgilerimle ♥️

BİR ZAMANLAR SAMATYA… 🌊🏘️İstanbul’un denize bakan en eski semtlerinden birinin hikâyesi Merhabalar 👋Bugün sizleri İstanb...
26/09/2026

BİR ZAMANLAR SAMATYA… 🌊🏘️
İstanbul’un denize bakan en eski semtlerinden birinin hikâyesi

Merhabalar 👋

Bugün sizleri İstanbul’un en eski, en renkli ve en güzel semtlerinden birine götürmek istiyorum: SAMATYA…

Bugün bildiğimiz Samatya’yı düşünün… Meydanı, eski evleri, kiliseleri, camileri, dar sokakları ve o kendine has havası…

Şimdi bir de bundan yaklaşık 70-80 hatta 100 yıl öncesini düşünün.
Henüz sahil yolu yapılmamış, deniz surların hemen dibinde… Surların arkasında eski evler, bahçeler, küçük dükkânlar… Ve Marmara’nın sesi… 🌊

İşte bu fotoğraflarda karşınıza çıkan Samatya, biraz da böyle bir Samatya.

Samatya, İstanbul’un Marmara kıyısında, Yedikule ile Kocamustafapaşa arasında uzanan, tarih boyunca farklı toplulukların bir arada yaşadığı en özel semtlerden biri oldu. Osmanlı döneminde özellikle Ermeni ve Rum cemaatlerinin sosyal ve kültürel hayatında çok önemli bir yeri vardı.

Semtin adı da çok eskiye dayanıyor. Yunanca "kumluk" anlamına gelen kelimeden türeyen semt, 16. yüzyıla ait Osmanlı kayıtlarında “Mahalle-i Bab-ı Samatya” (Samatya Kapısı Mahallesi) adıyla karşımıza çıkıyor.

Ama Samatya'yı anlatırken yalnızca evlerinden ve sokaklarından bahsetmek yetmez. Çünkü Samatya'nın denizle çok farklı bir ilişkisi vardı.

Bugün araçların hızla geçtiği sahil yolunun bulunduğu yerde, geçmişte İstanbul’un deniz surları ile Marmara Denizi adeta iç içeydi. 1950'li yılların sonlarına kadar surların hemen önünde küçük kumsallar, koylar, balıkçı tekneleri, iskeleler, meyhaneler ve kahvehaneler bulunuyordu.

1956-1958 yılları arasında yapılan sahil yolu projesiyle birlikte deniz ile tarihi surların arasına yeni bir yol ve dolgu alana girince bu doğal görüntü büyük ölçüde değişti…

Yani bugün baktığımız Samatya sahili ile bu fotoğraflardaki Samatya sahili arasında aslında koca bir İstanbul hikâyesi var…

Bir tarafta yüzyıllık surlar, diğer tarafta Marmara Denizi; arada ise balıkçılar, çocuklar, esnaf, tramvaylar, eski arabalar ve sıcak bir mahalle hayatı…

Samatya, tarihi atmosferi ve otantik mahalle dokusuyla Türk televizyon ve sinema tarihinde de birçok unutulmaz yapımın çekildiği en popüler semtlerden biri oldu.

Şener Şen ve Türkan Şoray’ın başrollerini paylaştığı efsanevi "İkinci Bahar" dizisiyle hafızalarımıza kazınan o samimi meydan ve Ali Haydar’ın dükkânı tam da burasıydı.
Yavuz Turgul'un yönettiği "Gönül Yarası" filminin bazı sahnelerine Samatya ev sahipliği yapmıştır.
Yine Yavuz Turgul imzalı Av Mevsimi filmdeki bazı meyhane sahneleri Samatya'nın ünlü ve tarihi meyhanelerinde çekilmiştir.
🎬

​Samatya'nın çok kültürlü geçmişinin izlerini bugün hâlâ görmek mümkün. Semtte "Sulu Manastır" olarak da bilinen Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Rum Ortodoks kiliseleri ve Osmanlı döneminden kalan camiler aynı tarihî dokunun birer parçasıdır.
​Fotoğraflar kaldı geriye…

Paylaştığım 20 eski Samatya fotoğrafı, bize yalnızca eski binaları göstermiyor; nesilden nesile aktarılan gerçek bir mahalle hayatını gösteriyor.

​Henüz İstanbul'un bugünkü kalabalığı yok…
Henüz yüksek binalar yok…
Henüz sahiller betonla çevrilmemiş…

​Belki de bu yüzden eski Samatya fotoğraflarına bakarken yalnızca geçmişi görmüyoruz; kendi çocukluğumuzu, anne babalarımızın İstanbul'unu, hatta hiç yaşamadığımız halde özlediğimiz o eski ruhu görüyoruz. ❤️

​Şimdi gelin, fotoğrafların arasında biraz dolaşalım. Bir zamanlar Samatya nasıldı, birlikte hatırlayalım…

​📷 20 eski fotoğrafla Samatya / 1950'ler

Sevgilerimle
​eskiden_istanbulum ❤️

​

HAYDARPAŞA GARI 🚂​İstanbul’un simge yapılarından, Anadolu’ya açılan kapımız Haydarpaşa Garı.​II. Abdülhamid döneminde, A...
23/09/2026

HAYDARPAŞA GARI 🚂

​İstanbul’un simge yapılarından, Anadolu’ya açılan kapımız Haydarpaşa Garı.

​II. Abdülhamid döneminde, Alman mimarlar Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından tasarlanan garın yapımına 1906 yılında başlandı ve 1908’de tamamlandı.
​Deniz dolgusu üzerinde yükselen gar binası, her biri yaklaşık 21 metre uzunluğunda 1100 ahşap kazık üzerine inşa edildi.
​Dış cephede özel taşlar kullanıldı.

​Haydarpaşa Garı yalnızca bir tren istasyonu olmadı…

Yıllar boyunca kavuşmaların, ayrılıkların, yolculukların ve İstanbul’a ilk kez gelenlerin hafızasında yer etti.
Yeşilçam filmlerinde Anadolu’dan İstanbul’a gelen karakterlerin o unutulmaz sahnelerine de ev sahipliği yaptı.

​28 Kasım 2010’da, çatıdaki izolasyon çalışmaları sırasında çıkan yangında gar binasının çatısı büyük ölçüde zarar gördü.
O günden bu yana yapı kapsamlı restorasyon ve onarım süreçlerinden geçti.

​Ve şimdi… Haydarpaşa Garı yeniden İstanbul’un hayatına dönüyor. ❤️

​🚨 SON GÜNCELLEME: Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, daha önce Eylül 2026 olarak duyurulan ilk etap açılışının 2027 yılı içerisinde gerçekleşeceğini açıkladı.

✨️✨️✨️
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un açıklamasına göre Haydarpaşa’da tren taşımacılığı devam ederken, tarihi gar aynı zamanda kültür ve sanatın da önemli merkezlerinden biri olacak.

​Peki Haydarpaşa’da neler olacak?

​🏛️ Arkeopark: Haydarpaşa kazılarında ortaya çıkarılan tarihî kalıntıların sergileneceği açık hava müzesi ve yürüyüş alanları.
📚 Kütüphane: Tarihî gar binasında yer alacak modern kütüphane alanları.
🏺 Arkeoloji Müzesi: Anadolu Yakası’nın ilk Arkeoloji Müzesi.
🎭 Kültür & Sanat Alanları: Sergiler, performanslar ve farklı kültür-sanat etkinlikleri.

​Yani Haydarpaşa sadece bir gar olarak değil; trenlerin, tarihin, kültürün ve sanatın buluştuğu yaşayan bir mekân olarak yeniden İstanbul’a kazandırılacak.

​

PERA’DA BİR ZAMAN AVCISI: NARMANLI HAN’IN HİKÂYESİMerhabalar, herkese iyi pazarlar! 🌿​Beyoğlu’nun kalbinde duran Narmanl...
20/09/2026

PERA’DA BİR ZAMAN AVCISI: NARMANLI HAN’IN HİKÂYESİ

Merhabalar, herkese iyi pazarlar! 🌿
​Beyoğlu’nun kalbinde duran Narmanlı Han’ın, mor salkımlardan Tanpınar’a uzanan o büyüleyici hikâyesini biliyor musunuz?
​Aşağıda anlattım...
👇

​Taksim’den Tünel’e doğru süzülürken sağ tarafta yükselen o görkemli kemerli kapı, Beyoğlu’nun en köklü ve en çok tartışılan hikâyelerinden birine, Narmanlı Han’a açılır...

Bugün önünden geçen binlerce kişinin sadece taş duvarlarını gördüğü bu yapının temelleri, 1831 yılında atıldı.
Arsanın Rusya İmparatorluğu tarafından satın alınmasıyla kaderi çizilen bina (mimarının kim olduğu arşiv belgelerinde kesin değildir) Rus Elçilik Binası olarak yükseldi.

Yaklaşık doksan yıl boyunca konsolosluk bürolarına, diplomasinin gizli görüşmelerine ve hatta bir dönem hapishaneye ev sahipliği yaptı...

1917 Ekim Devrimi’nin ardından İstanbul’a sığınan Beyaz Rus mültecilerin kentteki ilk duraklarından biri de yine bu binaydı. 1924’ten sonra ise yapı, Sovyet ticari firmalarının kullanımına geçti.

Binanın kaderini değiştiren asıl büyük dönüşüm ise 1933 yılında yaşandı. Erzurumlu ünlü tüccarlar Avni ve Sıtkı Narmanlı kardeşler hanı satın alarak dükkânların bir kısmını ticarete açtı; kalan mekânları ise sembolik kiralarla yazarlara, ressamlara ve sahaflara bıraktı.

Böylece Narmanlı Han, kısa sürede Pera’nın kültür, sanat ve edebiyat kalbine dönüştü.

​🎨 Vitrinlerden Doğan Sanat ve İsimsiz Kahramanlar

​Hanın hafızasını en iyi bilenlerden sahaf Nedret İşli, Narmanlı’nın tılsımını şöyle özetler: “Narmanlı’yı özel kılan şey mimarisinden ziyade, o efsanevi yaşanmışlıklarıdır. Beyoğlu’nun gürültüsü içinde bahçeli iki mekândan biridir Narmanlı...”

​İşte o avluyu paylaşan isimler ve hikâyeler:

​Şapka Vitrininde Sanat: 1933’te Abidin Dino, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer ve Nurullah Berk’in kurduğu D Grubu, sergi açacak salon bulamayınca ilk sergilerini hanın altındaki Mavi Rengârenk adlı şapka mağazasının vitrin camlarında açtı.

​Canlı Bir Sanat Kampüsü: Girişte Bedri Rahmi Eyüboğlu tuvallerini boyar, Aliye Berger’in oymacı çekiç sesleri yükselir, heykeltıraş Dr. Firsek Karol üç odayı birleştirdiği atölyesinde çalışırdı.
Seramik sanatçısı Füreya Koral ve Osmanlı ressamı Hoca Ali Rıza’nın torunu da buradaydı.

​Yağmur Damlaları Altında Bir Gazete: Jamanak
Dünyanın en köklü Ermenice gazetesi Jamanak’ın tarihinin yarısına Narmanlı Han ev sahipliği yaptı.
Bugün gazetenin başında olan Ara Koçunyan’ın hafızasında o yıllardan iki resim var: Biri dedesinin masası başındaki çocukluğu, diğeri ise yağmurlu günlerde çatısı akan hanın matbaa makinelerini korumak için üzerlerine örttükleri o siyah naylonlar...

​📖 Perde Niyetine Gazeteler:

Tanpınar’ın Narmanlı Yılları
​Haldun Taner, 1980 yılında Milliyet Sanat’ta kaleme aldığı yazıda Tanpınar’ın buradaki günlerini şöyle anlatır:
“Eski levanten Pera’nın bu güngörmüş binasında kendine göre muhakkak bir çekicilik bulmuş olmalıdır...
En sevdiği şey ortasında çiçek tarhları bulunan ve ilkbaharda mor salkımları ile doğayı şehrin ta göbeğine getiren bahçesiydi.”

Türkiye’nin en önemli edebiyat eleştirmenlerinden biri olan Prof. Berna Moran’ın eşi, akademisyen ve yazar Tatyana Moran ise "Dün, Bugün" adlı kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Narmanlı’daki o günlerini şöyle anlatır:
“Hamdi profesör olunca küçük bir daire önerdim, derhal taşındı. Perde olarak pencerelere gazeteler yapıştırdı...
Bir gün hasta olduğunda hizmetçimiz Melahat ‘Hamdi Bey nedir o eski yorgan, perdeleriniz de yok’ deyince Hamdi ‘Param yok’ dedi. O küçük daire her akşam dolup taşıyordu; Bedri Rahmi, karısı, Sabahattin Eyüboğlu, Zeki Faik İzer, Mehmet Ali Cimcoz ve karısı Adalet… Türküler söylenir, yenilip içilirdi.”

​🐈 Narmanlı’nın Kedileri ve Gizli Koruyucuları

​Narmanlı Han denince akla gelen ilk şeylerden biri de avludaki mor salkımların altında güneşlenen kedilerdi. Han yıllar içinde adım adım yalnızlaştırılıp kapılarına kilit vurulduğunda bile kediler orayı terk etmedi.

​Han sakinleri ve vefalı müdavimleri, büroları başka semtlere taşınsa bile sırf o kedileri beslemek için her gün üşenmeden Narmanlı’ya dönmeye devam ettiler. Hanın ışıkları tek tek sönerken, Narmanlı’yı en son terk edenler de işte o vefalı kediler oldu.

​🏛️ 57 Milyon Dolarlık Dönüşüm: İki Farklı Görüş

1990’lardan itibaren bakımsızlığa terk edilen ve kapılarına kilit vurulan Narmanlı Han, 2014 yılında 57 milyon dolarlık bir yatırımla el değiştirdi.
Mimar Dr. Sinan Genim yönetiminde başlayan ve yaklaşık 2,5 yıl süren restorasyon süreci, hanın tarihi kimliği ile modern işlevselliğini karşı karşıya getiren büyük bir tartışmanın da fitilini ateşledi.

​Ancak ortaya çıkan sonuç, büyük bir kent tartışmasını beraberinde getirdi:
​Pek çok sanatçı, yazar ve kent savunucusu; toprak zeminin, mor salkımların ve tarihi atmosferin yok edilip avlunun granitle kaplanmasını "bir kent hafızasının ve ruhunun yok edilmesi" olarak eleştirdi.

​Projenin mimarı Dr. Sinan Genim ise yöneltilen bu eleştirileri ve yapının yeni halini şu sözlerle savunur:

​“Narmanlı Han, son 25 senedir kapısı kilitli, çatıları çökmüş bir mezbelelik hâlindeydi. Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir değerin yaşadığı şartlara bakın: Bir odalı ev ve perde yerine takılan gazete kâğıtları... Bu binanın 'Tanpınar Müzesi' olmasını isteyenleri hayretle dinliyorum.

​Yaptığımız bu onarımdan sonra Narmanlı Yurdu yeniden yaşam buldu. Zaman zaman ziyaret ediyorum ve avludan yükselen kahkahaları duyuyorum. Halil Cibran’ın dediği gibi: 'Hayat kabri üzerinde raksediyordu.'”

​Bugün Narmanlı Han’ın avlusunda kahvesini yudumlayanlar için burası Beyoğlu’nun ortasında canlı, neşeli ve nefes alan modern bir şehir mekânı...

Ancak gözlerinizi kapatıp derin bir nefes aldığınızda, granit taşların altında hâlâ Tanpınar’ın daktilo tıkırtılarını, Jamanak'ın matbaa kokusunu ve o eski mor salkımların gölgesinde gerinen kedileri arıyorsunuz...

Belki de cevabı en iyi Pera’nın kendisi biliyor. Narmanlı Han; yıkımdan kurtarılmış canlı bir hafıza mı, yoksa geçmişine yabancılaşmış yeni bir vitrin mi?
Karar, o mor salkımlı avlunun yeni ve eski tanıklarında...

​Sizce Narmanlı Han yıkımdan kurtarılmış canlı bir şehir mekânı mı, yoksa ruhunu kaybetmiş ticari bir dönüşüm mü? Ne dersiniz?

Sevgilerimle 😘

BİR MAHALLE TAKIMININ AVRUPA MASALI 🏐🥊🏆BÜYÜKDERE BORONKAYMerhabalar…​Bugün size bir yalı ya da köşk hikâyesi değil; bir ...
17/09/2026

BİR MAHALLE TAKIMININ AVRUPA MASALI 🏐🥊🏆
BÜYÜKDERE BORONKAY

Merhabalar…
​Bugün size bir yalı ya da köşk hikâyesi değil; bir mahalle takımının Türk sporunun unutulmaz kulüplerinden birine dönüşme hikâyesini anlatacağım.

​Büyükdere Spor Kulübü’nden Büyükdere Boronkay’a…

​Sarıyer’in güzel semtlerinden Büyükdere’de, 9 Eylül 1946’da kurulan bir kulüp vardı: Büyükdere Spor Kulübü.

​İlk yıllarında yalnızca futbol branşında faaliyet gösteren kulübün kaderi, 1964 yılında voleybol şubesinin açılmasıyla değişti.

Galatasaray Genç Takımı’ndan yetişen Erdoğan Kobal’ın kurduğu voleybol takımı; önce 3. Küme, ardından 2. Küme şampiyonluklarıyla amatör ruhunu koruyarak step step 1. Deplasmanlı Lig’e kadar yükseldi.

​Ancak 1971’e gelindiğinde kulüp ciddi maddi sıkıntılarla karşı karşıya kaldı.

Tam bu dönemde spora katkı sağlamak isteyen Atilla ve Zoltan Boronkay kardeşler devreye girdi.

Yöneticilerin teklifi kabul etmesiyle, 1972 yılındaki genel kurulun ardından kulübün adı Büyükdere Boronkay Spor Kulübü olarak değiştirildi ve başkanlığa Atilla Boronkay geçti.

​🔴🟡🔵 Filenin Zirvesine Yükseliş
​Kırmızı-sarı-lacivert renkleriyle parkeye çıkan Büyükdere Boronkay, kısa sürede fırtına gibi esti:
​1976-1977: Türkiye Voleybol Şampiyonluğu
​1976-1977: Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası
​1974-1980 yılları arasında Eczacıbaşı ve Vinylex ile birlikte erkek voleybolunun üç büyük gücünden biri haline geldiler.

Tribünler dolup taşıyor, gazeteler manşetlerini bu rekabete ayırıyordu.

​Başarılar Türkiye ile de sınırlı kalmadı.
İspanya’dan Bulgaristan’a, Lüksemburg’dan Macaristan’a kadar ülkemizi temsil eden kulüp, 1976-1977 sezonunda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda finale yükselen ilk Türk erkek voleybol takımı olarak tarihe geçti ve turnuvayı Avrupa dördüncüsü olarak tamamladı.

​🥊 Boksta da Şampiyonluklar Geliyordu…

​Atilla Boronkay voleybola odaklanırken, Zoltan Boronkay boks şubesini üstlendi.

1974’te canlandırılan ve 1975’te genç takımı kurulan boks şubesi de büyük başarılara imza attı:
​1975-1976: Türkiye Kulüpler Arası Boks Şampiyonu
​1976-1977: Türkiye Kulüpler Arası Boks Şampiyonu
​1977-1980: Türkiye 2., 3. ve 4.'lükleri
​✋️

DEVAMI

KIZ SEN İSTANBUL’UN NERESİNDENSİN? 🎶“Duruşun andırır asil soyluyu…Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu?”Bir zamanlar İstanbu...
11/09/2026

KIZ SEN İSTANBUL’UN NERESİNDENSİN? 🎶

“Duruşun andırır asil soyluyu…
Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu?”

Bir zamanlar İstanbul’u anlatmanın en güzel yollarından biri de şarkılardı…

Emel Sayın’ın o eşsiz sesiyle hayat bulan “Kız Sen İstanbul’un Neresindensin?”, bize yalnızca bir şarkı değil; Boğaz’ın kıyılarından İstanbul’un sokaklarına uzanan küçük bir İstanbul haritası bıraktı. 🎶

Hisar’dan Kuruçeşme’ye, Arnavutköy’den Bebek’e…
Emirgan’dan Tarabya’ya, İstinye’den Florya’ya…
Kadıköy’den Üsküdar’a, Yıldız’dan Beşiktaş’a kadar…

20 semt, 20 eski İstanbul manzarası. 📸

Bugün bu fotoğraflara bakarken belki bir vapur düdüğü duyacağız, belki bir tramvayın sesini…
Belki çocukluğumuzun geçtiği bir sokağı, yıllar önce yürüdüğümüz bir sahili ya da artık yerinde olmayan bir yapıyı hatırlayacağız.

Çünkü bazı semtler yalnızca bir adres değildir.
Bir hatıradır. Bir çocukluktur. Bir aşktır. Bir İstanbul’dur. ❤️

Şimdi sıra sizde…

📍 Siz İstanbul’un neresindensiniz?
Ve bu 20 semtten hangisinin eski halini bugün yeniden görmek isterdiniz?

Yorumlarda kendi İstanbul’unuzu anlatın.
Belki aynı semtin, aynı sokağın ve aynı hatıranın insanlarıyız… 🏙️❤️

Zaman Tünelinde Bir Yolculuk: Kadıköy Moda'nın Nostaljik Yüzü​​Kadıköy'ün kalbi Moda, her zaman kendine has bir dokuya v...
04/09/2026

Zaman Tünelinde Bir Yolculuk: Kadıköy Moda'nın Nostaljik Yüzü
​
​Kadıköy'ün kalbi Moda, her zaman kendine has bir dokuya ve ruha sahip olmuştur.

Sizi Moda'nın nostaljik yüzünü keşfetmeye davet ediyorum.

​Moda'nın dünü ve bugünü arasındaki farkları görmenizi ve bu eşsiz semtin tarihine tanıklık etmenizi istedim.

Her fotoğraf, farklı bir hikaye anlatıyor ve sizi geçmişe dair anılara sürüklüyor.

Umarım bu paylaşım, Moda sevdalıları ve sizler için unutulmaz bir yolculuk olur.

Sevgilerimle..

​

ZAFERE UZANAN BİR MİRAS: MÜŞİR DELİ FUAT PAŞA YALISI​Merhabalar,Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı! Bağımsızlık ve özgürlük ...
30/08/2026

ZAFERE UZANAN BİR MİRAS: MÜŞİR DELİ FUAT PAŞA YALISI

​Merhabalar,
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı! Bağımsızlık ve özgürlük mücadelemizde canını ortaya koyan tüm kahramanlarımızı, aziz şehitlerimizi ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.

​Bu anlamlı günde sizleri, Boğaziçi’nin kıyısında yükselen; bağrından vatan uğruna üç şehit vermiş, fırtınalı hayatlara ve hüzünlü hikâyelere tanıklık etmiş Müşir Deli Fuat Paşa Yalısı’na götürmek istedim.

​Sarıyer’in güzel semti İstinye’ye doğru uzanalım. 🚶‍♂️

​İstinye; geniş koruları, yemyeşil bahçeleri ve huzurlu havasıyla özellikle yaz aylarında Boğaziçi’nin her zaman en gözde duraklarından biri olmuştur. İstanbul Boğazı’nın en büyük koylarından biri olan İstinye Koyu’nda tüm ihtişamıyla tek başına yükselen bu tarihi yalı, bir zamanlar son derece fırtınalı hayatların ve hüzünlü günlerin sığınağıydı. 🤓

​Yalı; İstinye’den Emirgan’a doğru ilerlerken İstinye Caddesi’nin bittiği, Sakıp Sabancı Caddesi’nin başladığı nokta ile Maslak bağlantı yolunun tam kesiştiği Tokmak Burnu mevkiinde yer alır.

Neoklasik üslupta, kâgir bir zemin kat üzerine iki katlı ve simetrik bir yapıda inşa edilen yalının, 1870-1873 yılları arasında İran Büyükelçisi Hacı Muhsin Han tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Ancak bu zarif yapının mimarı hakkında ne yazık ki kesin bir bilgi veya kaynak bulunmamaktadır.

​Görev için İstanbul’a gelen Hacı Muhsin Han, bu eşsiz şehre adeta hayran kalır. Buradaki renkli sosyal hayatı ve Boğaz eğlencelerini çok sevdiği için İstanbul’dan ayrılmayı hiç istemez. En büyük hayali Boğaziçi’nde bir yalı sahibi olmak ve burada yaşamaktır; nitekim bu hayalini 1870 yılında gerçekleştirir.

​Hayalini kurduğu yalısına yerleştikten sonra İran Hükümeti tarafından defalarca geri çağrılsa da her seferinde bir bahane bularak dönüşünü erteler. Ancak 1889 yılında verilen kesin emir üzerine istemeyerek de olsa ülkesine dönmek zorunda kalır.
İstanbul’dan ayrılırken çok sevdiği yalısını Billûri Mehmet Efendi’ye satar.
Şehre ve yalısına duyduğu derin hasretten olsa gerek, İran’a döndükten sadece bir yıl sonra hayatını kaybeder.

​Yalının ikinci sahibi olan Billûri Mehmet Efendi, 1855-1860 yılları arasında Posta ve Telgraf Nazırı (bakanı) olarak görev yapmış dönemin önemli devlet adamlarındandır. Ancak emeklilik yıllarında büyük bir heyecanla aldığı bu yalıda ne yazık ki uzun süre oturamaz. İçine düştüğü ağır mali kriz nedeniyle binayı satışa çıkarmak zorunda kalır ve böylece yalı bir kez daha el değiştirir.

​Yalının yeni sahibi, sonradan Hicaz Kralı olan Devlet Şûrası üyesi Şerif Hüseyin (Hüseyin bin Ali el-Haşimi) olur. Eğitimini Mekke’de tamamladıktan sonra İstanbul’a dönen ve vezir rütbesi alan Şerif Hüseyin, Kasım 1908’de Mekke Emîri tayin edilince Hicaz’a gitmek üzere yalısını satışa çıkarır.

​Ve yalı, nihayet şimdiki adını alacağı o efsanevi sahibine geçer: Müşir Deli Fuat Paşa.

​Yalının dördüncü sahibi Müşir Fuat Paşa’nın, adeta romanlara konu olacak kadar hareketli, renkli ve ilginç bir hayat hikâyesi vardır.

Refet Hasan Paşa’nın oğlu olan Fuat Paşa; Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid, Meşrutiyet ve Cumhuriyet olmak üzere tam dört farklı döneme şahitlik etmiş, bu süreçlerde önemli roller oynamıştır.

​1835 yılında İstanbul’da doğan Paşa, çocukluğunu ve gençliğini Mısır’da geçirerek Abbasiye Askerî Mektebi’ni tamamladı ve Mısır ordusunda görev aldı. Babasıyla birlikte İstanbul’a döndükten sonra Osmanlı ordusuna katıldı. 1874’te İşkodra Kumandanlığı’na atandı; 1876 Karadağ Savaşları’nda gösterdiği büyük cesaret ve kahramanlıklar sayesinde rütbesi ferikliğe (orgeneral) yükseltildi.

​26 Temmuz 1877 tarihindeki Elena Muharebesi’nde Osmanlı birliklerinin komutanı olan Fuat Paşa, birçok cephede kayıplar verildiği bir dönemde Rus ordusunu ağır bir yenilgiye uğratıp kritik mühimmatları ele geçirerek halkın büyük sevgisini kazandı. Bu tarihi zaferin ardından kendisine askeriye teşkilatının en yüksek makamı olan MÜŞİR (mareşal) unvanı verildi.

​Savaş meydanlarında gösterdiği gözü kara cesareti, kimseden sözünü sakınmayan dik duruşu ve hakarete varan sivri dilli eleştirileri nedeniyle kendisine "Deli" lakabı takıldı ve tarihe Müşir Deli Fuat Paşa olarak geçti.

​Gerek babasından kalan miras gerekse elde ettiği maden imtiyazları sayesinde büyük bir servete kavuşan Müşir Fuat Paşa, son derece debdebeli ve renkli bir hayat sürüyordu. Boğaz’ın iki yakasında konakları ve yalıları olan Paşa’nın düzenlediği görkemli davetler ile gece eğlenceleri tüm İstanbul’un dilindeydi.

​Kimseden korkusu olmayan cesur ve sivri dilli mizacıyla bilinen Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in yönetim tarzını ve çevresindekileri açıkça eleştirmekten, hatta Avrupa gazetelerine padişah aleyhine röportajlar vermekten dahi çekinmedi. Bunun üzerine II. Abdülhamid, Paşa’yı adım adım takip etmesi için Başhafiye Fehim Paşa’yı görevlendirdi. Zaten geçmişte aynı kadına âşık oldukları için aralarında eski bir husumet bulunan iki paşa arasındaki gerilim kısa sürede tırmandı.

​1902 yılında Fehim Paşa’nın takibinden bunalan Fuat Paşa’nın adamları ile hafiye teşkilatının adamları arasında Şehzadebaşı’ndaki konağın önünde silahlı çatışma çıktı ve iki kişi hayatını kaybetti.

Bu olayı fırsat bilen Fehim Paşa’nın ihbarı üzerine tutuklanan ve idamla yargılanan Fuat Paşa’nın cezası Padişah tarafından sürgüne çevrildi.

Şam’a gönderilerek 6 yıl boyunca gözetim altında tutulan Paşa, II. Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a davet edildi ve tüm unvanları kendisine iade edildi. Döndüğünde ilk iş olarak günümüze kendi adıyla ulaşacak olan bu yalıyı satın aldı.
Bu arada Paşa’nın Kadıköy (Feneryolu/Kalamış) tarafında da bir köşkü ve geniş bahçesi vardı. Ancak ömrünün son yirmi küsur yılını İstinye’deki yalısında geçirmiştir.

​Yalıya yerleştikten sonra eski hareketli eğlence hayatına son veren Fuat Paşa, Kasım 1909’da Sultan Mehmed Reşad tarafından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. Üç evlilik yapan ve 18 çocuk sahibi olan Paşa’nın, bu kalabalık ailede evlatlarının isimlerini karıştırmamak için sofrada onları yaş sırasına göre oturtup her birine verdiği numaralarla seslendiği anlatılır.

​İlerlemiş yaşına rağmen vatan savunmasından bir an olsun geri durmayan Fuat Paşa, 77 yaşında Balkan Savaşları sırasında yeniden cepheye koştu.
Ancak evlat acısı peşini hiç bırakmadı. 1912’de oğlu Said Fuat Bey’i ve 1913’te diğer oğlu Reşit Fuat Bey’i Balkan Savaşları’nda, 1915’te ise küçük oğlu Halil Fuat Bey’i Çanakkale Cephesi’nde şehit verdi. Üç evladını birden vatan toprağına emanet eden Paşa, ilerleyen yaşına rağmen Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde de Ankara Hükümeti adına İstanbul’da kritik diplomatik temaslar yürüttü.

​Ömrünün son yıllarında akli dengesini ve görme yetisini büyük ölçüde kaybeden, zaman zaman öldürülme korkusuyla kendini yalısına kapatan Müşir Fuat Paşa, 17 Nisan 1931 tarihinde 96 yaşında vefat etti ve Eyüpsultan’a defnedildi.

​Paşa’nın vefatından sonra mirasçıları tarafından 1940’lı yıllarda Deniz Yolları İdaresine satılan yalı, daha sonra Türkiye Gemi Sanayi A.Ş.’ye devredildi. 1950’lerde İstinye Tersanesi’ne alan açmak ve depolama bürosu olarak kullanmak amacıyla ne yazık ki yapının harem bölümü tamamen yıktırıldı; bu dönemde binanın orijinal giriş katı da büyük ölçüde tahribata uğradı.

​İstinye Tersanesi’nin kaldırılmasının ardından Hazineye devredilen yalı, Dışişleri Bakanlığına tahsis edildi. Bir dönem UNESCO tarafından kullanılan yapı, 1999 yılından itibaren Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİ / BSEC) Uluslararası Daimi Sekretaryası olarak hizmet vermeye başladı.

Dışişleri Bakanlığı İstanbul Temsilciliği ile Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin ortak kullandığı tarihi yalının çatı kısmında 10 Nisan 2013 sabahı saat 06.00 sıralarında yangın çıktı.

Olay yerine sevk edilen itfaiye ekipleri yaklaşık bir buçuk saatlik çalışma sonucunda yangını kontrol altına aldı. Çatı katında kısmi yanma ve bazı çökmeler meydana gelmesine rağmen binanın taşıyıcı sistemlerinde ciddi bir hasar oluşmadı. Yangın sırasında yalıda kimse bulunmuyordu.
Yangının çıkış sebebi de "zemin katında bulunan elektrik panosu olduğu ve kablolar vasıtasıyla çatıya yayıldığı" olarak açıklandı.

2013 yılında geçirdiği yangın tehlikesinin ardından kıymetli Boğaz mirası bu yalı, 2019-2020 yıllarında İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından ihale edilen kapsamlı bir onarım projesinden geçmiştir. ABMA İnşaat ve Restorasyon firması tarafından yürütülen çalışmalar 17 Ağustos 2020’de tamamlanmış, günümüzde hâlen Dışişleri Bakanlığı bünyesinde korunmakta ve uluslararası toplantılara ev sahipliği yapmaya devam etmektedir.

​Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim.🙏

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!🇹🇷

​Sevgiyle kalın.♥️

Address

Istanbul

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when eskiden_istanbulum posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Museum

Send a message to eskiden_istanbulum:

Shortcuts

Share