eskiden_istanbulum

eskiden_istanbulum İstanbul’un gizli kalmış tarihine ışık tutuyorum. Tarihte bir yolculuk yapmaya hazır mısınız? Ben yola çıktım, sizi de beklerim..😉

Zaman Tünelinde Bir Yolculuk: Kadıköy Moda'nın Nostaljik Yüzü​​Kadıköy'ün kalbi Moda, her zaman kendine has bir dokuya v...
04/09/2026

Zaman Tünelinde Bir Yolculuk: Kadıköy Moda'nın Nostaljik Yüzü

​Kadıköy'ün kalbi Moda, her zaman kendine has bir dokuya ve ruha sahip olmuştur.

Sizi Moda'nın nostaljik yüzünü keşfetmeye davet ediyorum.

​Moda'nın dünü ve bugünü arasındaki farkları görmenizi ve bu eşsiz semtin tarihine tanıklık etmenizi istedim.

Her fotoğraf, farklı bir hikaye anlatıyor ve sizi geçmişe dair anılara sürüklüyor.

Umarım bu paylaşım, Moda sevdalıları ve sizler için unutulmaz bir yolculuk olur.

Sevgilerimle..

ZAFERE UZANAN BİR MİRAS: MÜŞİR DELİ FUAT PAŞA YALISI​Merhabalar,Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı! Bağımsızlık ve özgürlük ...
30/08/2026

ZAFERE UZANAN BİR MİRAS: MÜŞİR DELİ FUAT PAŞA YALISI

​Merhabalar,
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı! Bağımsızlık ve özgürlük mücadelemizde canını ortaya koyan tüm kahramanlarımızı, aziz şehitlerimizi ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.

​Bu anlamlı günde sizleri, Boğaziçi’nin kıyısında yükselen; bağrından vatan uğruna üç şehit vermiş, fırtınalı hayatlara ve hüzünlü hikâyelere tanıklık etmiş Müşir Deli Fuat Paşa Yalısı’na götürmek istedim.

​Sarıyer’in güzel semti İstinye’ye doğru uzanalım. 🚶‍♂️

​İstinye; geniş koruları, yemyeşil bahçeleri ve huzurlu havasıyla özellikle yaz aylarında Boğaziçi’nin her zaman en gözde duraklarından biri olmuştur. İstanbul Boğazı’nın en büyük koylarından biri olan İstinye Koyu’nda tüm ihtişamıyla tek başına yükselen bu tarihi yalı, bir zamanlar son derece fırtınalı hayatların ve hüzünlü günlerin sığınağıydı. 🤓

​Yalı; İstinye’den Emirgan’a doğru ilerlerken İstinye Caddesi’nin bittiği, Sakıp Sabancı Caddesi’nin başladığı nokta ile Maslak bağlantı yolunun tam kesiştiği Tokmak Burnu mevkiinde yer alır.

Neoklasik üslupta, kâgir bir zemin kat üzerine iki katlı ve simetrik bir yapıda inşa edilen yalının, 1870-1873 yılları arasında İran Büyükelçisi Hacı Muhsin Han tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Ancak bu zarif yapının mimarı hakkında ne yazık ki kesin bir bilgi veya kaynak bulunmamaktadır.

​Görev için İstanbul’a gelen Hacı Muhsin Han, bu eşsiz şehre adeta hayran kalır. Buradaki renkli sosyal hayatı ve Boğaz eğlencelerini çok sevdiği için İstanbul’dan ayrılmayı hiç istemez. En büyük hayali Boğaziçi’nde bir yalı sahibi olmak ve burada yaşamaktır; nitekim bu hayalini 1870 yılında gerçekleştirir.

​Hayalini kurduğu yalısına yerleştikten sonra İran Hükümeti tarafından defalarca geri çağrılsa da her seferinde bir bahane bularak dönüşünü erteler. Ancak 1889 yılında verilen kesin emir üzerine istemeyerek de olsa ülkesine dönmek zorunda kalır.
İstanbul’dan ayrılırken çok sevdiği yalısını Billûri Mehmet Efendi’ye satar.
Şehre ve yalısına duyduğu derin hasretten olsa gerek, İran’a döndükten sadece bir yıl sonra hayatını kaybeder.

​Yalının ikinci sahibi olan Billûri Mehmet Efendi, 1855-1860 yılları arasında Posta ve Telgraf Nazırı (bakanı) olarak görev yapmış dönemin önemli devlet adamlarındandır. Ancak emeklilik yıllarında büyük bir heyecanla aldığı bu yalıda ne yazık ki uzun süre oturamaz. İçine düştüğü ağır mali kriz nedeniyle binayı satışa çıkarmak zorunda kalır ve böylece yalı bir kez daha el değiştirir.

​Yalının yeni sahibi, sonradan Hicaz Kralı olan Devlet Şûrası üyesi Şerif Hüseyin (Hüseyin bin Ali el-Haşimi) olur. Eğitimini Mekke’de tamamladıktan sonra İstanbul’a dönen ve vezir rütbesi alan Şerif Hüseyin, Kasım 1908’de Mekke Emîri tayin edilince Hicaz’a gitmek üzere yalısını satışa çıkarır.

​Ve yalı, nihayet şimdiki adını alacağı o efsanevi sahibine geçer: Müşir Deli Fuat Paşa.

​Yalının dördüncü sahibi Müşir Fuat Paşa’nın, adeta romanlara konu olacak kadar hareketli, renkli ve ilginç bir hayat hikâyesi vardır.

Refet Hasan Paşa’nın oğlu olan Fuat Paşa; Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid, Meşrutiyet ve Cumhuriyet olmak üzere tam dört farklı döneme şahitlik etmiş, bu süreçlerde önemli roller oynamıştır.

​1835 yılında İstanbul’da doğan Paşa, çocukluğunu ve gençliğini Mısır’da geçirerek Abbasiye Askerî Mektebi’ni tamamladı ve Mısır ordusunda görev aldı. Babasıyla birlikte İstanbul’a döndükten sonra Osmanlı ordusuna katıldı. 1874’te İşkodra Kumandanlığı’na atandı; 1876 Karadağ Savaşları’nda gösterdiği büyük cesaret ve kahramanlıklar sayesinde rütbesi ferikliğe (orgeneral) yükseltildi.

​26 Temmuz 1877 tarihindeki Elena Muharebesi’nde Osmanlı birliklerinin komutanı olan Fuat Paşa, birçok cephede kayıplar verildiği bir dönemde Rus ordusunu ağır bir yenilgiye uğratıp kritik mühimmatları ele geçirerek halkın büyük sevgisini kazandı. Bu tarihi zaferin ardından kendisine askeriye teşkilatının en yüksek makamı olan MÜŞİR (mareşal) unvanı verildi.

​Savaş meydanlarında gösterdiği gözü kara cesareti, kimseden sözünü sakınmayan dik duruşu ve hakarete varan sivri dilli eleştirileri nedeniyle kendisine "Deli" lakabı takıldı ve tarihe Müşir Deli Fuat Paşa olarak geçti.

​Gerek babasından kalan miras gerekse elde ettiği maden imtiyazları sayesinde büyük bir servete kavuşan Müşir Fuat Paşa, son derece debdebeli ve renkli bir hayat sürüyordu. Boğaz’ın iki yakasında konakları ve yalıları olan Paşa’nın düzenlediği görkemli davetler ile gece eğlenceleri tüm İstanbul’un dilindeydi.

​Kimseden korkusu olmayan cesur ve sivri dilli mizacıyla bilinen Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in yönetim tarzını ve çevresindekileri açıkça eleştirmekten, hatta Avrupa gazetelerine padişah aleyhine röportajlar vermekten dahi çekinmedi. Bunun üzerine II. Abdülhamid, Paşa’yı adım adım takip etmesi için Başhafiye Fehim Paşa’yı görevlendirdi. Zaten geçmişte aynı kadına âşık oldukları için aralarında eski bir husumet bulunan iki paşa arasındaki gerilim kısa sürede tırmandı.

​1902 yılında Fehim Paşa’nın takibinden bunalan Fuat Paşa’nın adamları ile hafiye teşkilatının adamları arasında Şehzadebaşı’ndaki konağın önünde silahlı çatışma çıktı ve iki kişi hayatını kaybetti.

Bu olayı fırsat bilen Fehim Paşa’nın ihbarı üzerine tutuklanan ve idamla yargılanan Fuat Paşa’nın cezası Padişah tarafından sürgüne çevrildi.

Şam’a gönderilerek 6 yıl boyunca gözetim altında tutulan Paşa, II. Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a davet edildi ve tüm unvanları kendisine iade edildi. Döndüğünde ilk iş olarak günümüze kendi adıyla ulaşacak olan bu yalıyı satın aldı.
Bu arada Paşa’nın Kadıköy (Feneryolu/Kalamış) tarafında da bir köşkü ve geniş bahçesi vardı. Ancak ömrünün son yirmi küsur yılını İstinye’deki yalısında geçirmiştir.

​Yalıya yerleştikten sonra eski hareketli eğlence hayatına son veren Fuat Paşa, Kasım 1909’da Sultan Mehmed Reşad tarafından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. Üç evlilik yapan ve 18 çocuk sahibi olan Paşa’nın, bu kalabalık ailede evlatlarının isimlerini karıştırmamak için sofrada onları yaş sırasına göre oturtup her birine verdiği numaralarla seslendiği anlatılır.

​İlerlemiş yaşına rağmen vatan savunmasından bir an olsun geri durmayan Fuat Paşa, 77 yaşında Balkan Savaşları sırasında yeniden cepheye koştu.
Ancak evlat acısı peşini hiç bırakmadı. 1912’de oğlu Said Fuat Bey’i ve 1913’te diğer oğlu Reşit Fuat Bey’i Balkan Savaşları’nda, 1915’te ise küçük oğlu Halil Fuat Bey’i Çanakkale Cephesi’nde şehit verdi. Üç evladını birden vatan toprağına emanet eden Paşa, ilerleyen yaşına rağmen Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde de Ankara Hükümeti adına İstanbul’da kritik diplomatik temaslar yürüttü.

​Ömrünün son yıllarında akli dengesini ve görme yetisini büyük ölçüde kaybeden, zaman zaman öldürülme korkusuyla kendini yalısına kapatan Müşir Fuat Paşa, 17 Nisan 1931 tarihinde 96 yaşında vefat etti ve Eyüpsultan’a defnedildi.

​Paşa’nın vefatından sonra mirasçıları tarafından 1940’lı yıllarda Deniz Yolları İdaresine satılan yalı, daha sonra Türkiye Gemi Sanayi A.Ş.’ye devredildi. 1950’lerde İstinye Tersanesi’ne alan açmak ve depolama bürosu olarak kullanmak amacıyla ne yazık ki yapının harem bölümü tamamen yıktırıldı; bu dönemde binanın orijinal giriş katı da büyük ölçüde tahribata uğradı.

​İstinye Tersanesi’nin kaldırılmasının ardından Hazineye devredilen yalı, Dışişleri Bakanlığına tahsis edildi. Bir dönem UNESCO tarafından kullanılan yapı, 1999 yılından itibaren Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİ / BSEC) Uluslararası Daimi Sekretaryası olarak hizmet vermeye başladı.

Dışişleri Bakanlığı İstanbul Temsilciliği ile Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin ortak kullandığı tarihi yalının çatı kısmında 10 Nisan 2013 sabahı saat 06.00 sıralarında yangın çıktı.

Olay yerine sevk edilen itfaiye ekipleri yaklaşık bir buçuk saatlik çalışma sonucunda yangını kontrol altına aldı. Çatı katında kısmi yanma ve bazı çökmeler meydana gelmesine rağmen binanın taşıyıcı sistemlerinde ciddi bir hasar oluşmadı. Yangın sırasında yalıda kimse bulunmuyordu.
Yangının çıkış sebebi de "zemin katında bulunan elektrik panosu olduğu ve kablolar vasıtasıyla çatıya yayıldığı" olarak açıklandı.

2013 yılında geçirdiği yangın tehlikesinin ardından kıymetli Boğaz mirası bu yalı, 2019-2020 yıllarında İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından ihale edilen kapsamlı bir onarım projesinden geçmiştir. ABMA İnşaat ve Restorasyon firması tarafından yürütülen çalışmalar 17 Ağustos 2020’de tamamlanmış, günümüzde hâlen Dışişleri Bakanlığı bünyesinde korunmakta ve uluslararası toplantılara ev sahipliği yapmaya devam etmektedir.

​Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim.🙏

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!🇹🇷

​Sevgiyle kalın.♥️

BOĞAZİÇİ’NİN ASIRLIK MİRASI: YAĞCI HACI ŞEFİK BEY YALISI​Merhabalar,​Bugün sizi İstanbul Boğazı’nın en zarif köşelerinde...
22/08/2026

BOĞAZİÇİ’NİN ASIRLIK MİRASI: YAĞCI HACI ŞEFİK BEY YALISI

​Merhabalar,
​Bugün sizi İstanbul Boğazı’nın en zarif köşelerinden birine, Kanlıca’nın sularına asırlardır kıymetli hikâyeler fısıldayan büyüleyici bir yapıya götürmek istiyorum: Yağcı Hacı Şefik Bey Yalısı'na gidiyoruz.
🚶‍♀️‍➡️🚶‍♂️‍➡️

​Bu eşsiz sahilhanenin hikâyesini daha önce de kaleme almıştım; ancak yalıyla ilgili basına yansıyan yeni gelişmeler ve ortaya çıkan taze detaylar üzerine, bu güzel Boğaziçi masalını güncelleyerek yeniden paylaşmak istedim.

​Arkanıza yaslanın, çayınızı veya kahvenizi alın; hanedandan yükselen ticaret burjuvazisine, Osmanlı’nın zor günlerinden günümüzün cemiyet hayatına uzanan bu sürükleyici yolculuğa birlikte çıkalım.

Başlıyorum
👇

Yalı, İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında, Beykoz’un tarihi ve asude semti Kanlıca’da yer alır. Tam adresi Halide Edip Adıvar Caddesi (eski adıyla Körfez Caddesi) üzerinde olup, doğrudan denize açılan stratejik ve büyüleyici bir konuma sahiptir.

Bugün gururla yükselen Yağcı Hacı Şefik Bey Yalısı’nın olduğu yerde, eskiden başka bir tarihi sahilhane bulunmaktaydı. Bu ilk yapıyı ilk olarak kimin yaptırdığı veya ne zaman inşa edildiği hakkında ne yazık ki kesin bir bilgi bulunmuyor.

Ancak bu ilk yalının daha sonraki çok özel sahibini biliyoruz: Sultan II. Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan.

Sultan Abdülhamid, tahta çıktığı ilk günlerde evlat acısı yaşayan kız kardeşi Cemile Sultan’ın derin üzüntüsüne ortak olmak ve ona bir teselli vermek adına bu yalıyı onun için satın almıştı. Ancak Boğaziçi’nin ahşap yapılarını tehdit eden o talihsiz kader bu yalıyı da buldu; yapı 1871 yılında çıkan büyük bir yangın sonucunda neredeyse tamamen kül oldu.

Bu felaketten geriye sadece yalının iskele tarafında, kuzey cephesinde yer alan ve hemen altında tarihi bir kayıkhane barındıran Selamlık bölümü mucizevi bir şekilde kurtulabildi. Ana bina yok olunca, yalının bulunduğu bu kıymetli alan uzun yıllar boyunca sessiz ve boş bir arazi olarak kaldı.

Ta ki sivil ticaret burjuvazisinin yükselişiyle birlikte bu boş araziyi Yağcı Hacı Şefik Bey satın alana kadar...

Yağcı Hacı Şefik Bey, 1905 yılında arsanın vapur iskelesine yakın tarafına bugünkü ihtişamlı üç katlı yapıyı Harem bölümü olarak inşa ettirdi. Bütçe sınırlarını adeta ortadan kaldıran Şefik Bey, bu yeni binada klasik Osmanlı hatlarının ötesine geçerek dönemin Avrupa esintilerini Kanlıca kıyılarına taşıdı.

Yapı; kâgir tonozlu sağlam bir zemin üzerine iki katlı ahşap bağdadi teknikle yükseltildi. Dış cephesinde ise geleneksel cumba yerine, zeminden çatıya kadar uzanan Art Nouveau tarzında çokgen kulemsi çıkıntılar ve şık giyotin pencereler tercih edildi. Yalının mimarı resmi kayıtlarda net olarak yer almasa da, bu özgün tasarım ve malzeme kalitesi yapının prestijli bir yabancı mimarın elinden çıktığını gösteriyor.

Şefik Bey, yeni harem binasını yaptırırken bir yandan da 1871 yangınından mucizevi bir şekilde kurtulan o tarihi Selamlık binasını ve altındaki kayıhaneyi aslına sadık kalarak titizlikle onarttı.

Peki, bu görkemli yalıya adını veren Yağcı Hacı Şefik Bey kimdir?
🤔

Kendisi Osmanlı döneminin önde gelen yöneticilerinden, bürokratlarından ve milletvekillerinden biridir (1852 – 1915).
Valide Rüştiyesini bitirdikten hemen sonra babasının Balkapanı’ndaki ticarethanesinde yağ ve zahire ticaretiyle iş hayatına atılmış, uzun yıllar bu alanda büyük başarılar elde etmiştir. 🛢️⛵

1908 İnkılâbı’na kadar yalnızca ticaretle ilgilenen Şefik Bey; İstanbul Ticaret Odası’nda tam 7 yıl, Ziraat Bankası yönetiminde 3 yıl görev almış, Belediye Meclis üyeliği yapmış ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin ikinci ve üçüncü devrelerinde İstanbul Milletvekili olarak görev almıştır. Dindar, hayırsever, mizaç ve kıyafetiyle tam bir "İstanbul Efendisi" olarak tanınmaktadır. 🎩✨

Osmanlı’nın zor günler yaşadığı dönemde ticaret işlerini oğullarına devreden Şefik Bey, tüm enerjisini ve servetini vatan savunmasına adamıştır. Kendisi gibi tüccar arkadaşlarıyla birlikte, halkın ve sivil kurumların bağışlarıyla Osmanlı Donanması’nı güçlendirmek amacıyla Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Millîye Cemiyeti’ni (Donanma Cemiyeti) 19 Temmuz 1909’da kurmuş ve vefatına kadar da İdare Heyeti Reisliğini (Başkanlığını) yürütmüştür. ⚓🇹🇷

Cemiyet, Yunanistan’ın Averoff zırhlısına denk olması için donanmaya ilk olarak Barbaros Hayreddin ve Turgut Reis zırhlılarını kazandırmıştır. Bu dev gemiler Balkan Savaşları’nda aktif olarak görev yapmıştır. Cemiyet ardından 1912 yılında Alman S-165 sınıfı Yadigâr-ı Millet, Muavenet-i Millîye, Nümûne-i Hamiyet ve Gayret-i Vataniye muhriplerini de satın alarak donanmaya hediye etmiştir. 🛳️

Şefik Bey’in karakterinin ve vatanseverliğinin büyüklüğünü gösteren şu olay ise tarihe altın harflerle kazınmıştır: 🎖️

​Yapmış olduğu bu büyük hayırlar karşılığında Padişah kendisine bir nişan takdim etmek ister. Ancak Şefik Bey, bu nişanın devlet kasasına yük olmaması için Padişaha: "Ben bütün bu hayır işlerini hiçbir karşılık beklemeden yaptım. Bu nişanı ancak bedelini bizzat Donanma kasasına ödedikten sonra göğsümde şerefle taşıyabilirim" der ve nişanın bedelini kendi cebinden ödedikten sonra kabul eder. 👏

Yağcı Hacı Şefik Bey’in 1915 yılındaki vefatından sonra yalı doğal olarak ailesine kalır.
Ailenin fertlerini aslında kesinlikle bir yerlerden duymuşsunuzdur; çünkü hepsi cemiyet ve iş dünyasının çok yakından tanıdığı isimler! Uzun yıllar boyunca bu güzel yalıda ikamet etmişler. 🏠✨

Şimdi bu aile ağacını kafanızı hiç karıştırmadan, olabildiğince net bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Ama baktınız zorlanıyorsunuz, hemen atlayın burayı! 😄

Çünkü açık söyleyeyim, notlarımı alırken benim bile kafam epey bir karıştı.
Sağ olsun Germirli ailesinin 4. kuşak ferdi bana rehberlik etti de doğru düğümleri çözüp yazabildim; kendisine buradan bir kez daha yürekten teşekkür ediyorum! 🙏

​Gelelim bu köklü ailenin Boğaz'a uzanan renkli kollarına... 👇

Hazırsanız, Yağcıgil ailesinin (Soyadı Kanunu çıkınca aile bu soyadını alıyor) o ünlü isimlerle kesişen yollarına göz atalım:
👇
​• Erol Simavi’nin Aile Bağı: Yağcı Hacı Şefik Bey’in oğlu Sami Yağcıgil’in kızı Mediha Başar, Belma Simavi’nin annesidir. Belma Hanım, soyadından da hemen hatırlayacağınız üzere Türk basınının efsane ismi Erol Simavi’nin eşidir. 📰
​• Kadir Has’ın Aile Bağı: Mehmet Germirli’nin eşi Şehime Hanım (Yağcı Hacı Şefik Bey’in torunu), Belma Simavi’nin teyzesidir. Mehmet Germirli ve Şehime Hanım’ın kızları Rezan Germirli ise Türkiye’nin en büyük hayırseverlerinden merhum Kadir Has ile evlenmiştir. 🏛️

(Yani özetle; Kadir Has ve Erol Simavi, Yağcıgil ailesinin iki güzel kızına damat olarak bu tarihi yalıya akraba olmuşlardır!) 🤝

​• Halit Narin Detayı: Yalıyla doğrudan alakası olmasa da tatlı bir magazinel dipnot verelim: Şefik Bey’in torunu Şehime Hanım’ın eşi Mehmet Germirli’nin kardeşi, ünlü iş insanı Halit Narin’in annesi Pakize Germirli Hanım’dır. 💼

​• Hariciye Nazırı Kardeş: Son olarak, Yağcı Hacı Şefik Bey’in küçük kardeşi Rıfat Paşa da II. Meşrutiyet sonrası Hariciye Nazırlığı (Dışişleri Bakanlığı) yapmış köklü bir devlet adamıdır. 📜

Nasılız, var mı bir sıkıntı? Kafalar çok karışmadı umarım! 😃
👇
Şimdi aile bağlarını çözdüğümüze göre yalıya geri dönebiliriz! 😃

Yalı, uzun yıllar boyunca Yağcıgil ailesinin mülkiyetinde kaldıktan sonra, varisler tarafından 1989 senesinde iş dünyasının dev isimlerinden Faruk Yalçın’a satıldı. Bu arada yalının sahibi Faruk Yalçın, Fenerbahçe Kulübü eski başkanı Aziz Yıldırım’ın da dayısıdır. ⚽

Faruk Yalçın, yalıyı satın aldıktan hemen sonra 1989 yılında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun özel onayıyla çok kapsamlı ve ciddi bir restorasyon başlattı. Bu büyük yenilemeyle birlikte yapı, 1. Grup Eski Eser olarak koruma altına alındı. 🏛️

Ancak bu restorasyon sırasında, 1871 yangınından kurtulup o tarihe kadar ayakta kalabilmiş orijinal Selamlık bölümü ne yazık ki aslına pek uygun olmayan bir şekilde yenilendi. Yapının dış cephe görünümü tamamen değiştirildi ve tarihi kayıkhane kapatılarak iptal edildi. Ayrıca denize sıfır 58 metrelik devasa ve kesintisiz rıhtımı, suların yıpratıcı etkisine karşı yükseltildi. Yalının mimari açıdan en farklı ve dikkat çekici özelliği ise hiç balkonunun olmamasıdır! 🌊

İş dünyasının tanınan ismi ve vizyoner sanayici Faruk Yalçın Bey, ne yazık ki 2008 yılında aramızdan ayrıldı.

Vefat ettiği dönemde Türkiye’nin en zengin 19. iş insanı olan ve Forbes milyarderler listesinde yer alan Faruk Yalçın, geride yaklaşık 4 milyar dolarlık devasa bir servet bıraktı. Ancak vefatının ardından ailesi bu dev mirası paylaşma konusunda epey bir zorlandı. 💰⚖️

İlk eşinden 4, ikinci eşinden de 1 çocuğu (Süreyya Yalçın) olan Faruk Yalçın’ın çocukları, uzun yıllar mahkeme salonlarında miras kavgası verdiler. Ancak yıllar süren bu çekişme nihayet birkaç yıl önce aile fertlerinin anlaşmasıyla sona erdi ve İsviçre’deki nakit servet paylaşıldı.

Peki gelelim günümüze... Bu tarihi yalıya ne mi oldu? 🗞️👀
​Miras kavgasını noktalayan kardeşler, şimdi de babalarının vefat ettiği 2008 yılına kadar yaşadığı ve kendi adını taşıyan bu tarihi yalıyı satışa çıkardılar!

Önce el altından alıcı arayan varisler, sonuç alamayınca bir emlak şirketiyle anlaştılar. Kapıyı ilk olarak 70 milyon dolardan açsalar da alıcı çıkmayınca fiyatı 55 milyon dolara (yaklaşık 2 milyar 640 milyon TL) kadar çektiler.

Kendi adını taşıyan yalıda bir dönem yeğen satışları da yaşanmıştı; hatırlarsanız Faruk Yalçın’ın yeğeni Neşet Yalçın da Vaniköy’deki tarihi Abdülgaffar Karacadağ Yalısı’nı 2024 yılında 32 milyon dolara satmıştı. Şimdi ise Faruk Bey'in öz çocukları, babalarının anısını taşıyan bu son kaleyi de elden çıkarıyor..💸

​Boğaz'ın en köklü, mimarisiyle en özgün ve hikâyesi en bol yapılarından biri olan Yağcı Hacı Şefik Bey Yalısı'nın dünden bugüne uzanan hikâyesi kısaca böyle...

​Umarım keyifle okumuşsunuzdur! 💕
​Sevgilerimle.. 👋

SÜVARİ KARAKOLU ARSASINDAN MODERN KÜLLİYEYE: ŞİŞLİ CAMİİ’NİN DOĞUŞUİstanbul’un kalbinde, Şişli’nin tam göbeğinde yüksele...
18/08/2026

SÜVARİ KARAKOLU ARSASINDAN MODERN KÜLLİYEYE: ŞİŞLİ CAMİİ’NİN DOĞUŞU

İstanbul’un kalbinde, Şişli’nin tam göbeğinde yükselen Şişli Camii’ni bilmeyen yoktur.
Peki ya orası cami olmadan önce bir Süvari Karakolu'ydu desem?
Durun, hikâyesini anlatayım...
👇

İstanbul’un en hareketli ilçelerinden biri olan Şişli’nin merkezinde yükselen Şişli Camii, yalnızca bir ibadet yapısı değil, Cumhuriyet döneminde İstanbul’un değişen şehir dokusunu ve toplumun dinî ihtiyaçlarını yansıtan anıtsal bir eserdir. Caminin hikâyesi, İstanbul’un hızla büyüdüğü ve yeni yerleşim bölgelerinin ortaya çıktığı 20. yüzyılın ortalarına uzanır.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bağ, bahçe ve bostanların yerini konutlara bıraktığı Şişli, 1940’lı yıllara gelindiğinde İstanbul’un hızla büyüyen merkezlerinden biri hâline geldi. Ancak semtin önemli bir eksiği vardı: Taksim’den Şişli’ye kadar olan güzergâhta cemaatin ibadet edebileceği yeterli bir cami bulunmuyordu.

Cami fikri, hayırsever tüccar Yusuf Yürün’ün 100 bin lira bağışlayarak İstanbul tarafında bir cami yaptırma teklifiyle doğdu.
Dönemin Evkaf Başmimarı Vasfi Egeli, Şişli’deki cami ihtiyacını vurgulayarak projeyi bu bölgeye yönlendirdi.
Yapılan arsa aramalarında bazı arazilerin kıble yönü elverişli çıkmadı, bazılarının ise maliyeti yüksek bulundu. Sonunda en uygun alan olarak eski süvari karakolu arsası belirlendi.

Arazinin mülkiyeti belediyeye ait olduğu için dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Dr. Lütfi Kırdar’a başvuruldu. Vali Kırdar, caminin klasik mimariye uygun ve kubbeli olması şartıyla yaklaşık 3.219,50 metrekarelik bu arsayı tahsis etti. Bütçenin yetersiz kalacağını öngören Kırdar, projeye Suat Karaosman’ı da yönlendirerek inşaatın önünü açtı.

İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye ekonomisinde yarattığı ağır şartlara rağmen caminin inşasına 1945 yılında başlandı. Mimar Ali Vasfi Egeli’nin yanı sıra Fikri Santur, Nazimi Yanal, Vahan Kantarcı ile müteahhitler Şükrü ve Yusuf Gürün süreçte rol aldı.

İnşaat, maliyetleri düşürmek amacıyla müteahhit aradan çıkarılarak "emaneten" yürütüldü.

Yapı henüz tamamen bitirilmemiş olmasına rağmen 1949 yılında ibadete açıldı, resmî açılışı ise 1950 yılında tamamlanan çalışmalarla gerçekleştirildi. Şişli Camii, geçmişte tek bir vakıf veya bani tarafından yaptırılan camilerin aksine, halkın bağışlarıyla inşa edilen ilk abidevi yapı olma niteliğini taşıdı.

Şişli Camii, İkinci Ulusal Mimarlık Akımı doğrultusunda klasik Osmanlı mimarisinden esinlenen neoklasik bir anlayışla tasarlandı.

* 1.000 kişilik cemaat kapasitesine sahip camide merkezî büyük bir ana kubbe, üç yarım kubbe, beş kubbeli revaklı son cemaat yeri ve tek minare bulunur.
* Yapıda taş, mermer ve ahşap kullanılmıştır. Mermer mihrap ve minber klasik dönemi yansıtırken, vitraylar ve yeşil breş taşı süslemeler estetik derinlik sağlar.
* Cami sadece bir ibadethane değil; meşrutası, sebili, gassalhanesi ve cenaze muhafazası için soğuk hava deposuyla bütüncül bir site (külliye) olarak planlanmıştır.

Ayrıca caminin sürekli giderlerini karşılamak amacıyla 250 bin liralık yatırımla bir apartman ve garaj yaptırılarak vakfa irad (gelir) sağlanmıştır.

Cami, Cumhuriyet döneminde geleneksel İslam sanatlarının yaşatıldığı önemli bir merkezdir. Süsleme ve hat yazılarında Türk hat sanatının en büyük ustalarından Hamit Aytaç, Macid Ayral ve Mustafa Halim Özyazıcı’nın imzaları yer almaktadır.

Mimar Ali Vasfi Egeli’nin vizyonu ve Şişli halkının dayanışmasıyla yükselen Şişli Camii, modernleşen bir semtin ortasında geleneksel Türk-İslam mimarisini yaşatan canlı bir tarihî belgedir.

​Zamanla çevresi gökdelenler ve iş merkezleriyle dolsa da yapıldığı günden bu yana kendi kendini yaşatan bu özel külliye, özgün mimarisi ve zengin sanat değeriyle İstanbul’un sembolik merkezlerinden biri olmaya devam ediyor.

Sevgilerimle..

🏛️ TANZİMAT İSTANBUL’UNA İTALYAN İMZASI: FOSSATİ BİRADERLER​1839 yılında Gülhane Bahçesi’nde okunan Ferman, Osmanlı Devl...
09/08/2026

🏛️ TANZİMAT İSTANBUL’UNA İTALYAN İMZASI: FOSSATİ BİRADERLER

​1839 yılında Gülhane Bahçesi’nde okunan Ferman, Osmanlı Devleti’nin yüzünü net bir şekilde Batı’ya döndürdüğünü ilan ederken bu tarihi kırılma sadece idari veya hukuki alanda kalmadı; kentin silüetine, sokaklarına ve mimari diline de doğrudan yansıdı.

Ahşap binaların sık sık yangınlarla yok olduğu o yıllarda Osmanlı yöneticileri hem daha hızlı inşa edilen hem de taşa kıyasla daha ekonomik ve yangına dayanıklı olan tuğla mimarisine yönelmek istiyordu.

​İşte tam da bu kabuk değiştirme döneminde, aranan taze kan İsviçre’nin Ticino kantonundan geldi.

Bugün Bellinzona’daki Ticino Kantonu Arşivleri’nde çizimleri ve günlükleri muhafaza edilen, kökleri 14. yüzyıla uzanan mimar bir aileden gelen Gaspare ve Giuseppe Fossati Kardeşler, yaklaşık 20 yıl boyunca başkentin kent hafızasını ve mimari dilini Balyan ailesi ile birlikte yeniden şekillendirdiler.

​📍​Milano Brera Akademisi’nde neo-klasik eğitim alan, Venedik ve Roma’da antik dönem kazılarına katılıp St. Petersburg’da “Saray Mimarı” unvanını kazanan Gaspare Fossati’nin İstanbul serüveni, kaderin bir cilvesi olarak 1837’de yanan Rus Elçiliği projesiyle başladı.

Ardından kardeşi Giuseppe ve mühendis küçük kardeşleri Virgilio’nun da katılımıyla İstanbul, sayısız simge yapıya kavuştu.

🏤​Rusya Sefareti (1838-1845): İstiklal Caddesi (Grand Rue de Pera) üzerinde yükselen devasa kütlesi, Rus Ampir üslubu ve Boğaz’a hakim konumuyla dönemin Pera’sında büyük ses getiren, hatta "Çar kenti işgal edip buraya yerleşecek" dedikodularına yol açan anıtsal bir gövde gösterisi.

🏛️ ​Bekirağa Bölüğü / Bâb-ı Seraskerî Hastahanesi (1841-1843): Günümüzde İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü bünyesinde yer alan yapı, Tanzimat bürokrasisinin Batı eğitimi almış bir mimara yaptırdığı ilk kâgir hastanedir. Sonraki yıllarda askeri tevkifhane olarak kullanılmış, siyasi tarihimizde ve kent hafızasında derin izler bırakmıştır.

🏣​Anıtsal Dârülfünûn Binası (1845-1863): Ayasofya ile Topkapı Sarayı arasında, Tanzimat’ın eğitim vizyonunu görünür kılmak amacıyla inşa edilen Osmanlı'nın ilk üniversite binası. Resmî belgelerde Fossati’nin adının "Mimar-ı Dârülfünûn" olarak anılmasını sağlayan bu devasa yapı, ne yazık ki 1933’teki yangınla tarihe karıştı.

🏛️ ​Hazine-i Evrak (1846-1854): Bâb-ı Âlî içerisinde modern arşivcilik anlayışıyla tasarlanan ilk kâgir belge deposu. Mimar Gaspare Fossati'nin henüz 1827'de Milano'daki akademi mezuniyet projesi olan "Bir başkent için arşiv binası" fikrini yıllar sonra İstanbul'da hayata geçirmesi bakımından da ayrı bir yere sahiptir.

🏛️ ​Ayasofya Restorasyonu (1847-1849): Sultan Abdülmecid’in talimatıyla yürütülen bu kapsamlı çalışmada mabedin statik sorunları çözülmüş, sıvalar altında kalan Bizans mozaikleri gün yüzüne çıkarılıp belgelenmiştir. Hatta Fossati, dökülen mozaik tanelerinden İtalyan usta Lanzoni'ye bir Sultan Abdülmecid tuğrası yaptırıp padişaha hediye etmiştir. Bugün gördüğümüz Hünkâr Mahili, Hünkâr Dairesi ve Muvakkithane de bu süreçte yapıya kazandırılmıştır.

​Baltalimanı Sahilsarayı & Reşid Paşa Türbesi: Fossatilerin İstanbul’daki en büyük hamisi, Tanzimat’ın mimarı Sadrazam Mustafa Reşid Paşa idi. İtalyan mimarlar, Paşa için Baltalimanı’nda Boğaz’a nazır bir sahil sarayı inşa etmiş, vefatının ardından ise Bayezid Meydanı’na Osmanlı türbe tipolojisine yenilikçi bir yorum getiren zarif türbesini kazandırmışlardır.

​🕊️ ​1858 yılında Mustafa Reşid Paşa’nın vefatı, İtalyan mimarların İstanbul’daki kariyerlerinin de dönüm noktası oldu. Paşa için tasarladıkları türbe, bir bakıma hamilerine verdikleri son görev ve kent ölçeğinde bir dönemin kapanışının sembolü haline geldi.

​1860’lı yılların başında İstanbul’dan ayrılarak Milano’ya yerleşen Gaspare Fossati, Milano Duomo Meydanı’nın düzenleme komisyonunda yer alacak kadar prestijini korusa da ömrünün sonuna kadar İstanbul özlemi çekti.

İsviçre Morcote’deki evinin bir odasını tamamen İstanbul’dan getirdiği eşyalarla bir "Türk Salonu" şeklinde döşeyerek vefat ettiği
1883 yılına kadar bu anılarla yaşadı.

Fossati Biraderler arkalarında Doğu ile Batı mimari sentezini taşıyan abidevi bir miras bıraktılar ve 19. yüzyıl boyunca İstanbul mimarisine damga vuracak olan İtalyan mimarlık ekolünün ilk meşalesini yaktılar.

​Bugün İstiklal Caddesi’nde yürürken başımızı yukarı kaldırdığımızda ya da Ayasofya’nın büyüleyici atmosferinde gezinirken gördüğümüz pek çok detayda, iki İsviçreli mimarın Osmanlı coğrafyasına duyduğu o derin saygının ve estetik anlayışın izleri var.

Sevgilerimle ♥️

🏛️ İstanbul’u Şekillendiren Mimar: Alexandre Vallaury​1850 yılında İstanbul’da doğan Alexandre Vallaury, eğitimini dönem...
01/08/2026

🏛️ İstanbul’u Şekillendiren Mimar: Alexandre Vallaury

​1850 yılında İstanbul’da doğan Alexandre Vallaury, eğitimini dönemin en prestijli mimarlık okulu olan Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda (École des Beaux-Arts) tamamladıktan sonra 1880’de doğduğu şehre geri döndü.

​İstanbul’a döner dönmez Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) kurucu kadrosunda yer aldı ve 25 yıl boyunca burada ders vererek dönemin Türk mimarlarını yetiştirdi.

​Vallaury, 19. yüzyılın sonunda Osmanlı Sarayı’nın, yüksek bürokrasinin ve Fransız sermayesinin en gözde mimarı oldu. Batı’nın Neoklasik ve Art Nouveau tarzlarını Osmanlı mimari unsurlarıyla harmanlayarak İstanbul’a kendine has anıtsal bir çehre kazandırdı.

​Osmanlı Bankası'ndan Pera Palas'a, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden Büyükada Rum Yetimhanesi'ne kadar bugün hayranlıkla baktığımız birçok simge yapının arkasındaki isim olan Vallaury, 1921 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti.

​☝️ İşte İstanbul’un kent kimliğinde silinmez izler bırakan Alexandre Vallaury’nin öne çıkan anıtsal eserlerinden küçük bir seçki...

Karl Werner Gullers'in Objektifinden: 1947 İstanbul'unda Gündelik Yaşam​Sizlere, İsveçli ünlü fotoğrafçı Karl Werner Gul...
28/07/2026

Karl Werner Gullers'in Objektifinden: 1947 İstanbul'unda Gündelik Yaşam

​Sizlere, İsveçli ünlü fotoğrafçı Karl Werner Gullers'in 1947 yılında İstanbul ziyareti sırasında çektiği, şehrin o dönemdeki dokusunu ve insanlarını ölümsüzleştiren çok özel bir seçki sunuyoruz. Yakın zamanda Anadolu Ajansı arşivine kazandırılan bu nadir fotoğraflar, bizi İkinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul'unun sokaklarına, köprülerine ve pazarlarına götürüyor.

​Gullers'in lensinden, Galata Köprüsü'nde sırtlarında ağır yükleriyle hamallar, neşeyle gülümseyen simit satan çocuklar, tramvayların ve otomobillerin arasında yürüyen kalabalıklar ve Haliç'te yüzen sandallar gibi şehrin ikonik sahnelerini yeniden keşfediyoruz. Fotoğraflar, sadece mimari güzellikleri değil, aynı zamanda dönemin kıyafetlerini, mesleklerini ve insan ilişkilerini de canlı bir şekilde gözler önüne seriyor.

​Bu 20 kare, modernleşme sancıları çeken ancak tarihi kimliğini koruyan İstanbul'un görsel hafızasına tutulmuş önemli bir ışık niteliğinde. Gullers'in ustalığıyla yakalanan bu anlar, bizi zamanda bir yolculuğa çıkarırken, şehrin geçmişine duyulan özlemi de canlandırıyor.

🫵Sizce??

1940'ların İstanbul sokak yaşamı sizce nasıl görünüyor?"

ÇEMBERLİTAŞ’TAN BOĞAZİÇİ'NE BİR OKUL HİKAYESİ: FEYZİATİ’DEN BOĞAZİÇİ LİSESİ’NEMerhabalarFeyziati Lisesi’ni daha önce duy...
26/07/2026

ÇEMBERLİTAŞ’TAN BOĞAZİÇİ'NE BİR OKUL HİKAYESİ: FEYZİATİ’DEN BOĞAZİÇİ LİSESİ’NE

Merhabalar

Feyziati Lisesi’ni daha önce duymuş muydunuz?
Peki, Çemberlitaş’tan başlayıp Boğaz kıyılarına uzanan o hüzünlü hikâyesini biliyor musunuz?

​Bilmeyenler ve yeniden hatırlamak isteyenler için hikâyeyi aşağıya bırakıyorum.
👇

Çemberlitaş’ın sokaklarında başlayan ders zilleri, Boğaz’ın serin rüzgârına karışan öğrenci cıvıltıları ve zamanın tozu arasında unutulmaya yüz tutmuş bir hafıza…

İstanbul’un hüzünlü ve bir o kadar da zarif geçmişinde; yangınlara, taşınmalara ve türlü zorluklara meydan okumuş, ancak nihayetinde bir sahil yolu çalışmasıyla tarihe karışmış köklü bir ilim yuvası saklı: Feyziati Lisesi, ya da sonraki adıyla Boğaziçi Lisesi.

Cumhuriyet döneminin köklü ama bir o kadar da gizemli eğitim kurumlarından biriydi Feyziati Lisesi.

Kuruluş tarihine dair net bir belgeye ulaşmak zor olsa da bölük pörçük anlatılar bizi İstanbul’un hüzünlü ve bir o kadar da zarif geçmişine götürür.

Bazı kaynaklar okulun, Balkan Savaşları ve 1917 Selanik yangını sonrası İstanbul’a sığınan göçmen çocuklarına kucak açmak için kurulduğunu söyler.

Zaman zaman meşhur Feyziye Mektepleri ile karıştırılsa da arşivler bu ikisinin farklı kurumlar olduğunu gösterir.

Eğitim hayatına ilk olarak Çemberlitaş’ta Feyzi Ati Numune Mektebi ismiyle başlayan bu köklü yuva, 1922 yılında İttihat ve Feyzi Ati mekteplerinin birleşmesiyle güçlendi.

Hem İstanbul’un dört bir yanından hem de Anadolu’dan gelen genç kız ve erkek öğrencileri aynı çatı altında toplayarak onları yaşama hazırlıyordu.

Ancak tarih 5 Şubat 1930 gecesini gösterdiğinde Çarşıkapı’da yükselen alevler, okulun binasını tamamen küle çevirdi.

Şans eseri can kaybı yaşanmadı ama öğrenciler kışın tam ortasında yuvasız kaldı.

Bu talihsiz felaketin ardından okul, kayıtlı öğrencileriyle birlikte Arnavutköy’ün yolunu tuttu.

Yeni yuvaları, Akıntıburnu ile Bebek arasında uzanan, Arnavutköy ya da Bebek Sahilsarayı olarak da bilinen ihtişamlı Beyhan Sultan Yalısı, yani Çifte Saraylar oldu.

Alelacele taşınılan bu tarihi saraya kısa sürede kalorifer tesisatı döşendi; laboratuvar, konferans ve sinema salonları yapılarak ders zili yeniden çaldı.

Ne var ki talihsizlikler okulun peşini bırakmıyordu.

1934 yılında okul müştemilatındaki zift fabrikasında çıkan yangın, yürekleri bir kez daha ağza getirdi.

Arnavutköy’deki ilk yıllarında eski adını koruyan ve hatta Cumhuriyet kuşağının belleğindeki yerini korumak için gazete ilanlarına Eski Feyziati notunu düşen okul, 1935 yılı itibarıyla hafızalarımıza kazınacak olan Boğaziçi Lisesi ismini aldı.

Önünden tatlı bir gürültüyle geçen tramvayları, arka tarafında yükselen üç setli bahçesi ve süs havuzuyla bu lise, masmavi Boğaz’a nazır sınıflarında yıllarca yatılı ve gündüzlü yüzlerce gence ev sahipliği yaptı.

Zeki Müren, Keriman Halis, Seyfi Dursunoğlu, Kadir Has ve Cahit Kayra gibi sanat, iş ve siyaset dünyamıza damga vuran pek çok değerli isim bu sınıflardan geçti.

👉Anlatmadan olmaz..
Sanat Güneşimiz Zeki Müren, Boğaziçi Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Olgunluk imtihanlarını pekiyi dereceyle verip İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine (şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi) girdi.

Ve

Devlet Üstün Hizmet Madalyası sahibi iş insanı Kadir Has, Adanalı zengin çocuklarının da okuduğu Boğaziçi Lisesi’nde eğitim görmüştür.
Sonradan Boğaziçi yıllarını, hayatının en güzel dönemi olarak anlatmıştır.
✨️✨️
Ne yazık ki 1951 yılına gelindiğinde yaşanan maddi imkânsızlıklar nedeniyle Boğaziçi Lisesi kapılarını son kez kapattı.

Yıllarca ders zillerine, neşeli çığlıklara ve unutulmaz anılara tanıklık eden o zarif Çifte Saraylar ise, 1958’deki sahil yolu genişletme çalışmaları sırasında yıkılarak yerini asfalt yollara bıraktı.

Geride ise sadece eski fotoğraflar, Boğaz’ın rüzgârına sinmiş hüzünlü hatıralar ve İstanbul’un kayıp tarihine yazılmış bir Boğaziçi masalı kaldı.

Evet bugün de Boğaz’ın sularına gömülmüş bir hikâyeyi birlikte gün yüzüne çıkardık.
Okuyan, hisseden ve İstanbul’un geçmişine değer veren herkese sonsuz teşekkürler...

İstanbul’un kayıp tarihinden yeni hikâyelerde buluşmak dileğiyle... Sevgiyle kalın. 🌸

Address

Istanbul

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when eskiden_istanbulum posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Museum

Send a message to eskiden_istanbulum:

Shortcuts

Share