Gelibolulu Şehid Kurmay Bahriye Zabiti (Kolağası-Binbaşı) Mehmed Raşid Efendi'nin (1871-1916) hatırasını yaşatmak amacıyla torunu tarafından hazırlanmıştır.
Address
Gelibolu
Website
Alerts
Be the first to know and let us send you an email when Kurmay Bahriye Zabiti - Kolağası Mehmed Raşid Efendi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.
Shortcuts
Category
Hikâye-i Hayatı
Mehmed Raşid Efendi, Gelibolu’da Alâeddin mahallesi, Karaman caddesi, İbn-i Hasancık-2 sokak 11 kapı numaralı evde 1871 yılında dünyaya gelmiştir. Doğup büyüdüğü ev maalesef günümüze ulaşamamıştır. Hâlihazırda evin yerinde bulunan tek katlı yapı sonradan inşa edilmiştir.
Babasının adı Mehmed, annesinin adı Neriye’dir. Babası şehrin ileri gelenlerinden mevkî sahibi biridir. Yelken bezi ve yelkencilik malzemeleri ticâreti ile iştigâl eden Şeyh (Hacı) Mehmed, zamanın şartlarında türlü zorluklarla yapılabilen hac farîzasını da yerine getirmiş bulunduğundan belgelerde “Hacı” veya “Şeyh” unvanı ile anılmaktadır. Şeyhliğin genel anlamı ile dinî vasıf sayılmasının yanı sıra Osmanlı’da aynı zamanda meslekî önderlik (Ahi, Loncabaşı, Esnaf şeyhi) ile de alâkalı olduğu bilinmektedir.
Bahsi geçen esnaf loncaları hakkında kısaca şunları söyleyebiliriz: Küçük sanatlar devrinde, zanaat sahipleri ve satıcılar, birer dinî tarîkat teşkil eden loncalara bağlanırlardı. Bir loncada bulunan esnafın yapacağı mal, onu yapma tarzı, mala vereceği şekil ve husûsiyetler, satış fiyatı, hattâ kullanacağı âletler bile lonca tarafından tâyin ve tespit edilirdi. Kimse kendiliğinden bir motif ilâve edemez, hiçbir esnaf rekabete kalkışamazdı. Her biri, kendi îcâdını loncaya arz eder, değeri kabûl edilen yenilik bütün esnafa yayınlanarak, eşitlik, adâlet ve hakkaniyet ölçüsünde bundan aynı derecede faydalanması sağlanırdı.
2006 yazında Gelibolu Alâeddin mahallesi Karaman caddesinde bir kahvehânede, o vakitler doksan yaşını aşmış (Ayşe lâkâplı) Necati isimli kişi ile yapılan görüşmede, vaktiyle evin bulunduğu cadde üzerinde yelken bezi satan dükkânların bulunduğu bilgisi aktarılmıştır. Karaman caddesi ve civarının, zamanında Gelibolu’da zanaat ve ticâretin kalbinin attığı bir merkez olduğunun zikredilmesi, günümüzde birkaç kahvehâne dışında herhangi bir ticârî faâliyetin görülmediği bu sakin ve sessiz sokağın, geçmişteki hareketli günlerinin hâtırasına hürmeten ve elbette o tarihlerdeki kıymetinin anlaşılması bakımından önemlidir. Rahmetli Necati Amca’mızın görüşme esnasında çekilen fotoğrafı günün anısı olarak muhâfaza edilmektedir.
Mehmed Raşid Efendi’nin nüfus kayıtlarında 1871 olarak belirtilen doğum tarihi, askerî künyesinde 1859-1860 gözükmektedir. Askerî künyede kayıtlı doğum tarihi, aynı belgedeki Bahriye Îdâdîsi’ne (Deniz Lisesi) giriş ve diğer tüm meslekî ve sosyal yaşamla alâkalı olaylar ile uyumsuzluk göstermektedir. Dolayısı ile gerçek doğum tarihinin nüfus kütüğünde yazılı 1871 olduğu kesindir. Zîra ilgili dönemde Bahriye Îdâdîsi’ne kabûlde azamî yaş sınırının 16 olarak tespit edilmiş olduğu yayınlanan nizâmnâmeden bilinmektedir.
Kayıtlarda ve hikâye-i hayatta sıkça karşılaşılan Gelibolu’lu Mehmed Raşid’in adından sonra gelen “Efendi” tabirine dâir küçük bir izâhât, Osmanlı Devleti’nde ordu içinde geçerli hitâp usûlleri bakımından mühimdir. İmparatorlukta binbaşılıktan alt rütbelerdeki subaylara “Efendi”, binbaşı ile miralay (albay) rütbeleri arasındakilere “Bey”, generallere ise “Paşa” şeklinde hitâp edilirdi. Bu duruma tek istisna babası general (Paşa) olan (paşazâde) subaylar, binbaşılıktan alt rütbede bulunsalar dahi isimlerinin sonuna “Bey” ilâve olunurdu. Mekteb-i Bahriye’deki dönemlerinde “zâdegân” namıyla tavsif edilen (paşazâde) tâlebeler, mezun olduktan sonra da rütbe ilerlemede ayrıcalıklı muameleye tâbi tutulurlardı.
Mehmed Raşid Efendi’nin Habibe ve Ahmed isimlerinde iki kardeşi vardır. Kız kardeşi Habibe evlenmemiştir. Ahmed (D.1872 - Ö.1956) ise evlenmiş, Soyadı Kanunu’nun (1935) yürürlüğe girdiği dönemde yaptığı işi, sanatını veya mesleğini soyadı kabûl eden pek çok aile gibi, bıçak imâlatı ile meşgûl olması nedeniyle “Bıçakçı” soyadını almıştır. İmparatorluk denizlerinde 1800’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren boy göstermeye başlayan buharlı gemilerin giderek yaygınlaşması, yelken bezi ve yelkencilik ile ilgili malzemeye olan ihtiyacın zaman içinde azalması sonucunu doğurmuş, vaziyet geçimini sektörden temin eden zümreyi derinden etkilemiştir. Bu sebeple ailenin 1800’lü yılların sonlarına doğru bıçak imâlatına yöneldiği tahmin edilmektedir. Yelkenli gemilerin denizlerde hüküm sürdüğü asırlarda dünyanın en kaliteli yelken bezi üretiminin yapıldığı, Akdeniz’e (Bahr-i Sefîd) açılacak ticâret gemilerinin yelken bezi almadan geçmediği Gelibolu’dan günümüze maalesef hiçbir imâlathâne, üretimde kullanılan tezgâh, âlet-edevat veya mamûl ulaşamamış, konu, yöreyi anlatan kitapların bazılarında birkaç satırlık bilgi olarak ancak yer bulabilmiştir.
Babasının dinî ve sosyal statüsü ile baba adının isme eklendiği ailenin ilk erkek evlâdı olması sebebiyle Mehmed Raşid küçük yaşlardan itibaren disiplinli ve sıkı bir eğitime tâbi tutulmuştur. Amcam Mehmed Tevfik’ten dinlediğim, kendisine de annesinden intikâl eden hâtıraya göre, Mehmed Raşid lisan (İngilizce) öğrenimine bir hahamdan aldığı derslerle başlamıştır. Gelibolu o dönem, sancağa bağlı kaza, nahiye ve köylerle birlikte, toplamda yaklaşık 26 bin müslüman ahâliye karşılık, bunun iki katından fazla, 60 bine yakın Rum ile az sayıda Bulgar, Yahudi ve Ermeni teb’anın yaşadığı, takriben 90 bin nüfuslu bir yerleşim yeridir. İngilizce eğitimi aldığı kişinin hem gayrimüslim hem de din adamı olması gerekçesiyle babasının rıza göstermemesi üzerine küçük Mehmed Raşid’in ağlayıp yalvardığı rivâyet edilmektedir.
Mehmed Raşid Efendi rüştiyeyi (ortaokul) Gelibolu’da tamamlamıştır. Deniz subayı olma heves ve arzusunun bu dönemde belirginleştiği düşünülmektedir. İmparatorlukta askerî mekteplerin üstün meslekî eğitim sağlamalarının yanı sıra, bilhassa II. Abdülhamid Han döneminde (1876-1909), dine hürmet ve vecibelerin yerine getirilmesi bakımından diğer okullara nazaran daha fazla hassâsiyete sahip bulunan Heybeliada’daki Mekteb-i Bahriye-i Şâhâne’de (Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu) eğitim görmesini babasının da münâsip gördüğü kuvvetle muhtemeldir.
II. Abdülhamid Han zamanında, Bahriye Îdâdîsi’ne (lise) kabûl edilecek rüştiye (ortaokul) mezunu adayların iyi okuma yazma bilmesi koşulunun yanı sıra, Kur’an’ı hatmetmiş olmaları da aranan şartlardan bir diğeridir. Yapılan bir değişiklik ile yakın zamana kadar mektep için sadece İstanbul (Dersaâdet) dâhilinden yapılan tâlebe seçimleri, imtihanı başarı ile verecek nitelikte öğrenci bulma güçlüğü nedeniyle idareyi İstanbul dışından da okula tâlebe kabûlüne sevk etmiştir. Bahriye sınıfında rütbe ilerlemenin kara subaylarına nazaran yavaş seyretmesi, subay olma arzusundaki gençlerin karacı subay yetiştiren okullara yönelmelerine sebep olmaktadır. Yayınlanan bir emirnâme ile İstanbul (Dersaâdet) haricindeki sahil yerleşimlerinden imtihan için okula birer aday gönderilmesi kararı alınmış, buralardan gelecek yetenekli öğrencilerin kabûlü ile nitelikli tâlebe bulma sıkıntısı aşılmaya çalışılmıştır. Kıyı yerleşimlerinin tercih edilmesinin esası şüphesiz, ahalisinin deniz ve denizciliğe âşinâ olmaları nedeniyledir. Emirnâmede ismi zikredilen yerler, imparatorluğun Bahr-i Siyâh (Karadeniz), Bahr-i Sefîd (Adalar Denizi ve Akdeniz) ile Marmara Denizi’nin de dâhil olduğu oldukça geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. İlgili dönemde Marmara Denizi’ne kıyısı olan yerleşim birimlerinden sadece Tekirdağ ve Gelibolu’dan birer namzet talep edilmiştir.
19. yüzyıl sonlarında Gelibolu, Osmanlı donanmasının seferlere hazırlık açısından çeşitli imkânlara haiz (baruthâne, yelken bezi ve malzemeleri, peksimet imâlathâneleri, vb.) Edirne vilayetine bağlı Sancak (Liva) merkezidir. Sancak, mutasarrıf tarafından idare edilen, günümüzde il ile ilçe arası büyüklükte yerleşim yerlerine verilen isimdir. Ayrıca deniz ticâreti bakımından gümrük kontrol noktası özelliği de bulunmaktadır. İkmâl için uğrayan harp gemilerinin ihtişâmı, devletin kuruluşunda ve gelişmesinde hizmeti geçen şahsiyetlerin kabirlerini selâmlama âdetine uygun olarak Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa ile “Muhammediye” eserinin müellifi (yazarı) Yazıcızâde Mehmed Efendi’nin kabirleri yakınından geçerken harp gemilerinden yapılan top atışları, bahriye zabitlerinin (subay) üniformaları, gelenek olduğu üzere uğranılan limanlarda gemilerin halkın ziyaretine açılması, o yaşlardaki pek çok çocuk gibi Mehmed Raşid’i de ziyâdesiyle etkilemiştir. Eğitimi, baba mesleği ve yaşadığı çevre nedeniyle deniz, denizcilik ve gemilerle ilgili temel bilgilere sahip olmasının sınavları muvaffakiyetle verip Mekteb-i Bahriye’nin îdâdî kısmına (Deniz Lisesi) kabûl edilmesinde avantaj sağladığından şüphe etmemekteyiz. Mehmed Raşid’in eğitim için İstanbul’a (Dersaâdet) geldiğinde yaşının 16 civarında olduğu, Mehmet Zahid Saraç imzalı “H.1317 (M.1899-1900) TARİHLİ BAHRİYE SALNÂMESİNİN TRANSKRİPSİYON VE DEĞERLENDİRMESİ” başlıklı yüksek lisans tezinin 326. sayfasındaki “Gelibolulu Raşid Efendi” satırında, Mekteb-i Bahriye’ye giriş tarihi olarak belirtilen “DUHULÜ: Hicri 1304” (Mîlâdî: 1886-1887) notundan anlaşılmaktadır. Bahriye Nezareti’nin (Bakanlık) bütün teşkîlâtını, kadrolarını, kadrolarda bulunan personelin rütbelerini, nişânlarını ve gemilere ait bilgileri içeren Bahriye Sâlnâmeleri (Yıllık) üzerinde yapılan akademik çalışmalar yayınlandıkça Mehmed Raşid Efendi hakkında daha geniş ve ayrıntılı bilgilere sahip olabileceğimiz muhakkaktır.
Mehmed Raşid Efendi’nin fizikî özellikleri anlamında, boyunun yaklaşık 175 cm olduğu Beşiktaş Deniz Müzesi’ne bağışlanan mülâzım-ı evvel (üsteğmen) rütbesinde iken giydiği üniformasından (setre ve iç yelek) anlaşılmaktadır. Müzede sergilenmesi sözü alınarak teslim edilen (A.A.- 4596) kayıt numaralı resmî elbise maalesef teşhir edilen kıyafetler arasında yer bulamamıştır. Boy fotoğrafına göre kilosu 75-80 arasıdır. Ten renginin kumral, göz renginin çakır tabir edilen kahverengi yeşil karışımı olduğu fotoğrafından ve aile efrâdından tahmin olunmaktadır. Saçları hafif dalgalı ve koyu renklidir. Sol gözündeki şehlâlık, fotoğrafına dikkatle bakıldığında fark edilmektedir.
Heybeliada’daki okulun dört yıllık îdâdî (lise) kısmını başarı ile bitiren tâlebeler, Mekteb-i Bahriye’nin mühendislik eğitimi veren “Harbiye” bölümünde eğitim görmeye hak kazanmaktadırlar. Şimdiki adı Deniz Harp Okulu olan mektepteki toplam dört yıllık eğitimin ilk iki yılında ağırlıklı olarak nazarî (teorik) eğitim verilmektedir. Söz konusu dönemde aldığı dersler ve yıl sonu notları Deniz Harp Okulu arşivinden çıkartılmıştır. Notlar incelendiğinde Mehmed Raşid Efendi’nin sınıfının en başarılı tâlebelerinden biri olduğu görülmektedir. Bilhassa riyâziyat (matematik ilmi) alanındaki istîdadı Bahriye Îdâdîsi’nden (lise) itibaren dikkat çeken Mehmed Raşid Efendi, bütün derslerden tam not alarak sınıf birinciliğiyle mezun olmuştur. Deniz Harp Okulu’nda tarama (resim), kılıç, tüfek talimi gibi talî derslerde en yüksek not (20), meslekî derslerde ise (45) tam puandır.
Başarı konusundaki tespitimizi şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulayan delillerden en önemlisi, mülâzım-ı evvel (üsteğmen) üniforması ile çektirdiği fotoğrafta kollarındaki rütbe şeritlerinin hemen üzerinde göze çarpan çapa ve yıldız sembolleridir. Bu semboller mektepte, Güverte, Çarkçı (Gemi makine mühendisi) ve İnşâiye (Gemi inşâ mühendisi) branşları arasında, sadece güverte sınıfında eğitim gören ve başarı sıralamasında ilk üçe giren tâlebelerin üniformasına işlenmekte, eğitimlerini derece ile tamamlayan bu tâlebeler doğrudan kurmay (erkân-ı harbiye) sınıfına ayrılmaktadırlar. Okulun en kalabalık branşları, mevcudu 50 civarında olan Güverte sınıflarıdır. İnşâiye (Gemi inşâ mühendisi) ve Çarkçı (Gemi makine mühendisi) bölümlerine Bahriye Îdâdîsi (lise) mezunları arasından kur’a ile en fazla 4 veya 5 kişi seçilmektedir. Mektebi ilk üç derecede bitirenler kur’adan muaf tutulmaktadırlar. Eğitiminin bedenen yorucu, çalışma şartlarının ağır, istikbâlde rütbe ilerleme, makam ve mevkî sahibi olma imkânlarının yok mertebesinde olduğu İnşâiye ve Çarkçı sınıflarına îdâdî (lise) mezunu öğrenciler rağbet etmemekte, kur’ada adı bu bölümlere isabet edenler büyük hayâl kırıklığına uğramakta, bir kısmı para karşılığı becayiş yollarına başvurarak bölüm değiştirmeye çabalamakta, buna imkân bulamayanlar arasında okulu terk edenlere dahi rastlanmaktadır.
Heybeliada’daki iki yıllık nazarî (teorik) eğitim sonunda mülâzım-ı sanî (teğmen) olan tâlebeler (şâkirdân), “mühendis” unvanı ile yollandıkları Girit adasının “Suda” limanında demirli Mehmed Selim eğitim gemisinde gördükleri iki senelik amelî (uygulamalı) eğitimin nihâyetinde mülâzım-ı evvel (üsteğmen) rütbesiyle bahriye zabiti (deniz subayı) olarak donanmaya katılmaktadırlar. O yıllarda mektepten senede ortalama 30-32 tâlebe mezun olmaktadır. Donanmanın içler acısı vaziyeti ile daha eğitim döneminde yüzleşen öğrencilerden, aynı zamanda Mehmed Raşid Efendi’nin de sınıf arkadaşı olan ünlü roman yazarı Mehmet Rauf hâtıralarında o günleri şöyle tasvir ediyor:
“… 1310-1311 senelerini Bahriye Mühendisliği ile güzel Girit adasının hâlî (ıssız, tenha) ve mahzun Suda limanında geçirmiştim. O tarihlerde Bahriye Mektebi’nden neş’et eden (çıkan) zabitler Suda limanında demirli talim gemisi Mehmed Selîm fırkateyninde iki sene -tam mânâsıyla âtıl ve miskin- bir menkûb (bahtsız, talihsiz) hayatı sürerlerdi. Küçük bir tersane, zabitlerin ikametlerine mahsus beş, on küçük hâne ile yerlilerin kırk, elli kadar kulübesinden ibaret olan Suda, adanın şimâl (kuzey) tarafında torba şeklinde uzun ve kayalık fundalık bir liman idi. Fakat köyden biraz açılıp içerilere girilince portakal ve mandarin ağaçları ve zeytinlikleriyle tabiat bütün servetini arz eder idi.
Mühendisler, mektepte okudukları mühendislik derslerini bir kere de burada tekrar edip ameliyat (uygulama) olarak yalnız fırkateynin (bir çeşit savaş gemisi) armasından (sabit donanımından) istifade ederler, cuma günleri mezûnen (izinli) gemiden çıktıkça, bazıları yarım saatlik mesafede bulunan Hanya’ya, yahud on, on beş dakika kadar uzakta Çömlekçi Köyü’ne giderler, yahud kahvelerde iskambil ve tavla ile vakit geçirirlerdi.
Mehmed Selim, demirlediği noktadan senelerden beri ayrılmamış, mantar haline gelmiş teknesinin (gövdesinin), hurda olmuş makinesinin birçok defalar muhtaç-ı ta’mir olduğu hakkında İstanbul’da nezarete (bakanlık) gönderilen raporlar, muâmelesiz kalmış, Suda sularında çürümeğe mahkûm bırakılmış yerli ma’mûlâtı, biçimsiz, bodur bir gemicik idi.
İlk seneyi her türlü sefalet, türlü sıkıntı içinde, hem tabiî hiçbir yere kımıldamamak şartıyla bu gemide geçirdik. Bu tertip hayatlarda tabii olduğu üzere her gün bazen Suriye sahiline bir seyr-ü sefere çıkılacağı, bazen geminin tamiri için İstanbul’a aldırılacağı hakkında türlü şâyialar, tâbir-i mahsusuyla ilâveler çıkar, sonra, renksiz, yek-meâl (birbirinin aynı) günlerin muannid tevâlisiyle (kesintisiz sürmesiyle) bunlar yine unutulur, bu neş’esiz, âtıl hayat içinde, seksene yakın genç ve cevvâl zabit tenebbüt (yetişme) ederdi.
İkinci senenin ortasına doğru geminin İstanbul’a aldırılacağı havadisi teeyyüd etmeğe (gerçeğe dönüşmeye) başladı. Rivayete nazaran mühendisler de beraber gidiyorlar, yahud İstanbul’dan gelecek başka bir gemiye aktarma ediyorlardı. Bu suretle gelecek gemi hakkında rivayetler tehâlüf (birbirinin zıddı) ediyor idi. Heybet-nümâ (gemisi) denildiği oluyordu, sonra, İzmir kruvazöründen (bir çeşit savaş gemisi) bahsolunuyordu. Nihayet bu son geminin geleceği tahakkuk etti; ve bir gün çıkageldi…
İngiliz aktar-ı baîde (uzak ülkeler) seyr-ü seferinde pîr-i nâ-tüvân (yaşlı ve güçsüz) haline gelen büyükçe bir posta vapurunu nasılsa satın alan zamanın kudretli bahriye nâzırı (bakanı) içine dört ufak top koyarak (Japonya’da batan Ertuğrul firkateyninden sökülmüş 4 Krupp topu) gemiye kruvazör nâmını vermekten çekinmemiş idi. Bu amel-mânde (iş göremez durumdaki) teknede vaktiyle pek mükellef olduğu anlaşılan birçok birinci ve ikinci sınıf yolcu kamaraları ile, baş tarafta pek geniş bir ambar var idi.
Mehmed Selîm’in fayrab edip (buharlı gemilerde kazanların ateşinin harlanması) demir kaldırıp (gemiyi bulunduğu yerde sabitleyen çıpanın çekilmesi) hareket ettiğini görünce bir kaya, yahud pek cesîm (iri cüsseli) ağacın yerinden sökülüp ilerlediğini görmüş kadar mütehayyir (şaşırmış) olduğumu hâlâ hatırlıyorum.
Mühendisler, hepimiz İzmir kruvazörüne nakledildik. Anlaşılan bizi Suda limanındaki talimlerden ettiğimiz istifadelerden mahrum bırakmak istemiyorlardı.
Girit eşkiyası o senelerde suret-i umumîyede (genellikle) sükûn olmakla beraber, bazen toplanıp filânca köye bi-l hücûm yakıyorlar, yahud tenha bir yerde sıkıştırdıkları jandarmaları, askerleri katlediyorlar, tek tük böyle münferid vak’alarla husûmetlerini (düşmanlıklarını), mel’anetlerini (kötülüklerini) izhârdan (göstermekten) geri kalmıyorlardı …”
Mehmed Raşid Efendi, 15 Mart 1896’da Mekteb-i Bahriye’den şahâdetnâme (diploma) alarak mülâzım-ı evvel (üsteğmen) rütbesi ile mezun olur olmaz, donanmanın içinde bulunduğu durum itibariyle bir harp sefinesine (gemi) atanabilmenin mümkün olmadığı ahvâlde, hemen faâl bir görev alabilmek, gemi ve seyir tecrübesi kazanmak, kıyı ve denizlerimizi tanımak adına, mesleğine âşık subayların ekseriyetinin yaptığı şekilde hatırı sayılır yüksek şahsiyetleri devreye sokarak, ve elbette sınıf birincisi kurmay subay olmanın da sağladığı avantajla, 11 Nisan 1896 tarihinde İdare-i Mahsusa’nın (Denizcilik İşletmeleri) İzzettin vapurunda seyir subayı olarak vazife hayatına adım atmıştır.
İzzettin vapuru o dönem sadece yurt dışından gelen heyetlere ve Sultan’ın yabancı misafirlerine hizmet için tahsis edilmiş maiyet (emre mahsus) gemisidir. İlk resmî görevine o dönem pek çok subayın vazife yapmayı hayâl ettiği bu ayrıcalıklı ve husûsî gemide başlaması ve devamında, esas vazifeli olduğu gemiye ilâveten eş zamanlı olarak çeşitli yolcu ve ticârî nakliye gemilerde ek görevlerde bulunması, bahriyeden mezun olduğu hâlde tâyin olacak işler durumda gemi bulunamaması yüzünden pek çok deniz subayının boşta gezdiği, kahvehâne köşelerinde vakit geçirdiği şartlarda sıra dışı bir durum olarak dikkat çekmektedir. İdare-i Mahsusa’ya (Denizcilik İşletmeleri) bağlı faâliyet gösteren gemilerin mürettebatı sulh dönemlerinde asker-sivil karışımından meydana gelmekte, yeni mezun subaylar söz konusu gemilerde önce seyir subayı, tecrübe kazandıktan sonra ise süvari (gemi komutanı) olarak görev almaktadırlar. Harp hâli vukûunda personeli tamamen askerlerden teşkil olunan ve gerektiğinde küçük toplar yerleştirilerek donanma emrine verilen bu gemiler savaşta aktif görevler alabilmektedir.
Mehmed Raşid Efendi ilk evliliğini Mekteb-i Bahriye’de muallim yardımcısı olarak yanında vazife yaptığı Mihanik, Hesab-ı Tamamî ve Hesab-ı Tefazulî (Mekanik, İntegral ve Diferansiyel Matematik) derslerinin kıdemli hocası, konusunda yüksek ilim ve ihtisâs sahibi Binbaşı Cemil Mehmed Bey’in kızı ile yapmıştır. Bu izdivaç geçimsizlik nedeniyle uzun sürmemiştir. 1899 yılında nizamnâme gereği gemide görevli gözükmekle birlikte Mekteb-i Bahriye’de muallimlik vazifesini icrâ etmekte iken, Giresun’a bağlı Alucra kazası kökenli Mustafa Efendi’nin kızı 1880 İstanbul doğumlu Ferdane Hanım ile evlenmiştir. Mehmed Raşid Efendi’nin, Ferdane Hanım’ın Mekteb-i Bahriye’de 1894 yılında tahsile başlayan 1879 doğumlu ağabeyi Ahmed Edip’in hocası olmasının, sonu izdivaçla neticelenen tanışmaya bir şekilde vesile olduğu tahmin edilmektedir. O tarihlerde Ferdane Hanım henüz 20 yaşındadır. İstanbul haricindeki yerleşimlerin “taşra” olarak adlandırıldığı imparatorluk genelinde, Gelibolu’dan eğitim maksadıyla payitahta (başşehir) gelen bir deniz subayının, İstanbul’da bir akraba veya yakınının, yahut muhitinin bulunmaması nedeniyle eş seçiminde bahriye câmiası ile ilişkili kesime yönelmesi, şartların doğurduğu tabiî bir neticedir.
22 Mayıs 1900 tarihinde Şûra-i Bahriye (Bahriye Meclisi) tarafından ülke içi ve dışı limanlara yolcu ve yük taşımacılığı yapan devlet kuruluşu İdare-i Mahsusa’nın (Denizcilik İşletmeleri) Bahr-i Ahmer (Kızıldeniz) hattında çalışan Fuat vapuruna seyir subayı olarak tâyin edilmiştir. Fuat vapuru evvelce görev yaptığı İzzettin vapurunun benzeridir. Yaklaşık üç ay süren seferle gittiği Yemen’in Hudeyde limanında gemisi görev emri beklerken, 250 kilometre içeride bulunan San’a şehrindeki Askerî Rüştiye Mektebi (ortaokul) İngilizce öğretmenliği ek vazife olarak verilmiştir. Sefer dönüşünde terfi ederek rütbesi yüzbaşılığa yükseltilmiştir.
1900 yılında ilk oğlu, Atatürk portreleri ile meşhur Ressam Mehmed Saip (Tuna) doğmuştur. 1909 yılında dünyaya gelen Meliha Rabia isimli kız çocuğu, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu küçük yaşta vefât etmiştir. Ardından 1911 yılında ikinci evlâdı İbrahim Kenan (Tuna), 1915 yılında ise, 3. Ordu’ya tayini sebebiyle kundakta iken ayrılmak zorunda kaldığı üçüncü oğlu Mehmed Tevfik (Tuna) dünyaya gelmiştir.
1896 yılından itibaren askerî, yarı askerî ve sivil gemilerde geçen görev hayatında kayıtlara geçen önemli bir hadise 1905 yılında vukû bulmuştur. Kuvvetli matematik bilgisi beraberinde İngilizce lisanına olan hâkimiyeti dolayısıyla vazifelendirildiği Amerikalı gökbilimci William Chauvenet’in yazdığı trigonometri kitabının tercümesi nedeniyle Sultan II. Abdülhamid Han tarafından 29 Haziran 1905 tarihinde “5. Derece Mecîdî Nişânı” ile tâltif edilmiştir. Eser daha sonra “Mükemmel Müsellesat-ı Müstevîye ve Kürevîye I. ve II. Kısım” adıyla basılarak Bahriye Îdâdîsi’nin (Deniz Lisesi) 3. ve 4. sınıflarında ders kitabı olarak okutulmuştur. Deniz Harp Okulu’ndan mezun olduğundan itibaren gemi görevleri beraberinde zaman zaman kesintiye uğramakla birlikte, Mekteb-i Bahriye’de hocalık yaptığı, tercümesini yaptığı kitapta isminin başındaki “Muallim” unvanından ve bahriye zabiti Emin Yüce’nin okul yıllarını da kapsayan hâtıratından anlaşılmaktadır. Mehmed Raşid Efendi’nin tercümesinde görev aldığı bu eser, Gelibolu ve yöresini tanıtmak, tarihini araştırmak, canlandırmak ve yaşatmak adına kıymetli faâliyetlerde bulunan Gelibolu Tanıtım Gönüllüleri (GELTAG) Derneği’ne bağışlanmıştır. Nişânın verilmesine dâir İrade-i Seniyye (buyruk) Beşiktaş Deniz Müzesi arşivinde “Mektubî, Belge No: 1566-34” ile kayıtlıdır.
Söz konusu tercüme eser dışında, Mehmed Raşid Efendi’nin, meslektaşı Mehmed Ali Efendi ile beraber yazmış oldukları “Amelî ve Nazarî Müsellesat-ı Müsteviye” isimli bir telif eseri daha mevcuttur. 1898 baskı tarihli bu kitap sahaflardan satın alınarak arşivimize dahil edilmiştir. Mehmed Raşid Efendi’nin sahip olduğu “5. Derece Mecîdî Nişânı” nişânı haricinde, 1897 yılındaki Osmanlı-Yunan Savaşı’nda, gerektiğinde birer küçük top konularak yardımcı kruvazör olarak da görev yapabilen kısmen silahlı nakliyat gemileri ile asker, silah ve mühimmat sevkıyatında gösterdiği yararlılık sebebiyle yine Sultan II. Abdülhamid Han tarafından verilen “1. Derece Yunan Harp Madalyası” ile “Sırp Sen (Saint) Sava” adıyla kayıtlara geçen bir nişânı daha bulunmaktadır. “Sırp Sen (Saint) Sava” nişanı, yabancı devlet büyüklerinin ziyaretlerinde âdet olduğu üzere, 1895-1896 yılında İstanbul’a gelen Sırp Kıralı 1. Aleksander’ın maiyetine tahsis edilen İzzeddin vapurunda o dönem seyir subayı olarak görev yapması dolayısıyla takdim edilmiştir. Mehmet Zahid Saraç imzalı “H.1317 (M.1899-1900) TARİHLİ BAHRİYE SALNÂMESİNİN TRANSKRİPSİYON VE DEĞERLENDİRMESİ” isimli yüksek lisans tezinin 326. sayfasında “Gelibolulu Raşid Efendi” tabiriyle kayıtlı satırda, mülâzım-ı evvel (üsteğmen) rütbesinde iken almış olduğu “Gümüş Yunan Harp Madalyası” ile ilgili bilgi mevcuttur.
Kurmay bahriye zabiti Mehmed Raşid Efendi’nin meslek hayatı 1908 yılının ikinci yarısından itibaren radikal değişikliğe uğramıştır. Mezuniyetini takip eden yıllarda nakliye gemilerindeki vazifeleri saymazsak, atanmış göründüğü çeşitli gemilerin bir kısmının gerçekte hizmet dışı bulunmaları nedeniyle, fiiliyatta ağırlıklı olarak Mekteb-i Bahriye’de muallimlik yaptığı bilinmektedir. 2. Meşrutiyet’in ilanından birkaç gün sonra 28 Temmuz 1908 tarihinde son terfisini almış ve rütbesi kolağası (kıdemli yüzbaşı) olmuştur. Takip eden çalkantılı dönemde (07 Ağustos 1909, Tasfiye-i Rüteb-i Askerî Kanunu), yönetimdeki kadrolar tarafından gençleştirme ve yenileme programı adı altında pek çok subayın ordu ile ilişiği kesilmiş, üst rütbedeki komutanların önemli bir kısmının rütbeleri indirilmiş veya pasif görevlere kaydırılmıştır. Mehmed Raşid Efendi söz konusu süreçte, Donanma Cemiyeti vasıtasıyla yeni savaş gemilerinin satın alındığı, elde mevcut olanların bir kısmının revizyondan geçirilip yeniden muharebe gücü kazandırıldığı şartlarda harp gemilerinde vazife alamadığı gibi, o vakte kadar sürdürmekte olduğu muallimlikten de el çektirilerek, haritacılık, istatistik, muhasebat, divan-ı harp üyeliği ve Müzehâne (Deniz Müzesi) müdürlüğü gibi bahriyenin çeşitli büro kısımlarında görevlendirilmiştir. Gelişmelerin imparatorluğun son zamanlarındaki iç karışıklıklar ve hesaplaşmalar ile bağlantılı olduğu şüphesizdir. Bilindiği üzere, 2. Meşrutiyet’in ilanı üzerinden bir yıl geçmeden cereyan eden 31 Mart Vak’ası (13 Nisan 1909) neticesinde Sultan II. Abdülhamid Han tahttan indirilmiştir. Manevi değerlere bağlı kişiliği ile bahse konu dönemdeki politik gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde yapılan işlem “kızağa çekme” olarak da yorumlanabilir.
İlgili dönemde görev yaptığı daire ve vazifelerin bazıları şunlardır:
4 Eylül 1908 tarihinde bahriye terminolojisinde “Tir-i Güverte” veya “Tir-i Müjgân Fabrika Gemisi” ismiyle ifade olunan ve kadrosu daha ziyade düşük rütbeli subaylardan oluşan, gemi bakım onarım ve muhtelif imâlat hizmetleri biriminde vazifelendirilmiştir.
28 Aralık 1908 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Bahriye (Kurmay) Dairesi İstatistik Şubesi’nde görevlendirilmiştir.
1910 yılında Karadeniz çekek mahallerinin (liman-tersane) haritalarının yapımı ile vazifelendirilmiştir. Bu görevde iken “Akçaabad çekek mahalleri haritasının adem-i tasdiki sebepleri ve taşra mütagalliplerinin tecavüzleri hakkında kolağası Raşid Efendinin gönderdiği rapor” başlıklı raporu “BÖLÜM: MÜLGA BAHRİYE -X-, TARİH: 30 Temmuz 1910, DOSYA NO: 666, SAYFA NO: 49-50” kayıt numarası ile, “Giresun’da çekek mahallerine memur kolağası Raşid Efendinin bir ay müddetle Dersaadete gelmesi.” başlıklı dilekçesi “BÖLÜM: MÜLGA BAHRİYE -X-, TARİH: 9 Ekim 1910, DOSYA NO: 679, SAYFA NO: 248-249” kayıt numarası ile, “Bahr-i Siyah çekek mahalleri haritasının tanzimine memur kolağası Raşid ve Yzb. Mehmed Aziz Efendilerin tahsisatının ödenmesi” başlıklı dilekçesi “BÖLÜM: MÜLGA BAHRİYE -X-, TARİH: 22 Şubat 1911, DOSYA NO: 668, SAYFA NO: 381” kayıt numarası ile, “Karadeniz sahili çekek mahallerinin haritasına memur kolağası Mehmed Raşid'in 1325 (1909) senesine ait masraf senedlerini göndermesi” başlıklı raporu ise “BÖLÜM: MÜLGA BAHRİYE -X-, TARİH: 4 Mart 1911, DOSYA NO: 668, SAYFA NO: 400” kayıt numarası ile Deniz Müzesi arşivinde bulunmaktadır. Bahsedilen raporlar Beşiktaş Deniz Müzesi arşivinden çıkartılarak “Bahr-i Siyah (Karadeniz) Harita Mühendisi Görevi Yazışmaları” başlıklı albümde bir araya getirilmiştir.
6 Ocak 1912 tarihinde 1’inci Daire 6. Şube’ye atanmıştır. Bu daire, Erkân-ı Harbiye-i Bahriye (Kurmay) dairesi olarak isimlendirilen ve denizciliğe ait istihbarat, seferlere hazırlık ve sevkiyatın yanında, donanmanın işâret işleri, kütüphâne, harita, imtihan ve kayıtlardan sorumlu bir dairedir. Bahsi geçen dairede 6. Şube, Seyr-i Sefain işleri (limanlar, harita) ile ilgili şubedir.
25 Mayıs 1914 tarihinde 1’inci Daire 8’inci Şube’ye müdür olarak atanmıştır. 1’inci dairenin görevleri bir üst paragrafta izâh edilmiştir. Görevlendirmenin yapıldığı 8. şube Ceride Şubesi olup genel anlamı itibariyle (Ceride-i Bahriye Gazetesi, matbaa, müze ve kütüphânecilik ve sair neşriyat) yayıncılıktan sorumludur.
Aynı sene içinde iki defa, 5 Şubat 1914 ve 28 Mayıs 1914 tarihlerinde kısa aralıklarla Müzehâne müdürlüğü (Deniz Müzesi) görevinde bulunmuştur.
14 Eylül 1914 tarihinde bahriye daire sistemi içinde olup da numara verilmemiş müstakil dairelerden olan Divan-ı Harp dairesinde (Askerî Mahkeme) üye olarak görevlendirilmiştir.
21 Eylül 1914 tarihinde Barika-i Zafer gambotu (silahlı hücumbot) komutanı olarak görevlendirilmiştir. Barika-i Zafer gambotu, yapım için 1890 yılında kızağa konulmasına rağmen mühendislik hataları nedeniyle ancak 1904’te denize indirilmiş ve nihâyetinde 1908 yılında hizmete girebildiyse de Mehmed Raşid Efendi’nin gemi komutanı olarak atandığı 1914 yılında Haliç’te bağlı ve onarımdadır. Dolayısı ile 1908’den sonraki dönem anlamında bu atamayı faâl bir gemi görevi olarak niteleyemeyiz.
Osmanlı devletinde askerî veya mülkî bir görevde günümüzde uygulandığı şekilde yıl tamamlayarak değil, liyâkat, başarı veya teveccüh üzerine rütbe alınırdı. 1908 yılı ortalarına kadar olan süreçte sergilediği başta okul başarısı, görev yaptığı gemiler, aldığı madalyalar ve terfiler göz önünde tutulduğunda, kurmay subay olmasına rağmen bu tarihten vefât ettiği 1916 yılına kadar geçen 8 sene boyunca kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesinde bırakılması ve pasif görevlerde tutulması, iktidardaki kadrolarla fikir uyuşmazlığının delilidir. Bu ve bağlı sebepler yüzünden harp gemisi komutanlığı veya Mekteb-i Bahriye hocalığı gibi stratejik mevkîlerde görev yapmasının sakıncalı bulunmuş olabileceği tahmin edilmektedir.
Mehmed Raşid Efendi farklı konulardaki yetenek ve başarısı ile meslektaşları arasında temayüz eden bir şahsiyettir. Okul başarısının yanında, bilhassa riyâziyat (matematik ilmi) alanındaki üstün yeteneği, eğitim gördüğü Mekteb-i Bahriye’de muallim olarak görev alabilme derecesinde eğitimcilik vasfı, bilimsel bir eseri tercüme edebilecek kapasitede lisan bilgisi, çizim konusundaki kabiliyeti sayesinde bahriyenin haritacılık ile ilgili biriminde görev alması, araştırmalarımızda ortaya çıkan özelliklerinden bazılarıdır. Objektif olarak bakıldığında söz konusu meziyetlerin her birinin tek başına bir subay kariyerinde üstün vasıf olduğu şüphe götürmez iken, farklı alanlardaki yeteneklerin tek bir şahıs üzerinde cem olması gerçekten istisnaî bir durum olarak değerlendirilmelidir. Nitekim, çizime olan istidâdı ilk oğlu Ressam Mehmed Saip (Tuna)’da, matematik alanındaki kabiliyeti son evlâdı Mehmed Tevfik (Tuna)’da tezâhür etmiştir. Bahriye zabiti Emin Yüce, hocası Mehmed Raşid Efendi ile alâkalı olarak hâtıralarında şunları söylüyor:
“… Çok zeki, riyaziyatta (matematik ilmi) sahib-i istidat, sevimli bir adamdı …”
Farklı alanlardaki meziyetlerine rağmen mesleğinde ilerleyememesinin bir sebebinin de kişilik olarak atak ve cevvâl olmamasına, doğru bildiği yoldan sapmayan inatçı karakterine, o dönem ordu içinde cârî olan siyâsî kliklere ilgisizliğine ve genelde sessiz içine kapanık yapısına bağlanabilir.
Mâlî sıkıntılar yüzünden normal şartlarda iki ayda bir ödenen maaşların üç dört ayda bir güçlükle ödenebilmesi, para bulunamaması nedeniyle zaman zaman hurda gemilerden sökülen aksâmın makbuz karşılığı olarak, bazen de çiftçiden ürettiği mahsûlün vergi olarak alınan bölümünün aylık yerine dağıtılması bahriyenin içinde bulunduğu güçlüklere işâret anlamında önemlidir. Ülke genelinde yaşanan ağır ekonomik ve siyâsî koşullar ile kişi özelinde çekilen sıkıntıların psikolojik bakımdan kendisini olumsuz yönde etkilemiş olabileceği ihtimâller arasındadır. Karada görevli olduğu dönemde uğradığı kısa aralıklı tâyinler yukarıdaki değerlendirmeyi destekler mâhiyettedir.
Harpler, çalkantılar ve kişisel problemlerin çerçevesini çizdiği boğucu atmosferde, künyesinde “kur’a ile tefrik (ayırma) ve tâyin” olarak belirtilmesine rağmen, aile büyüklerinden intikâl eden malûmata istinâden, sürgün olarak tanımlanabilecek bir kararla, 1915 yılı şubat ayında Erzurum’daki 3. Ordu’ya (Kara Kuvvetleri) atanması, kırılma noktası olarak değerlendirilebilecek sürecin başlangıcıdır. Bu tâyine, yine amcam Mehmed Tevfik’ten dinlediğim kadarıyla, bir subay ile kılıç kılıca gelecek şiddette bir münakaşanın neden olduğudur. Münakaşanın fizikî güç kullanma noktasına varıp varmadığı ve sebebi bilinmemekle birlikte, 1909’dan itibaren ülkeyi önce perde arkasından yöneten, 1913 (23 Ocak) Bab-ı Alî Baskını ile imparatorluk idaresini tamamen ele geçirerek otoriterleşen İttihat Terakki kadrosunun yönetimde tek söz sahibi olması ile başlayan süreç dikkate alındığında, konunun siyâsî boyutunun mevcûdiyeti inkâr edilemez. Ordu içinde yaşanan çekişmeler, subaylar arasında İttihat Terakki taraftarı olanlar ve olmayanlar şeklinde bölünmeye sebep olmuş, mücadele, İttihat ve Terakki yanlısı subayların karşı tarafı tasfiye etmesiyle neticelenmiştir. Bu sıralarda dünyaya gelen üçüncü ve son evladına “Allah’ın yardımına kavuşma, Cenab-ı Hakk’ın kuluna yardım etmesi” anlamına gelen “Tevfik” ismini vermesi, yaşadığı sıkıntılar içinde, karamsarlık ve umutsuzluğun, çepeçevre saran olumsuzluklar karşısında yardımın yalnız Allah’tan geleceğine dâir inancın ve teslimiyetin bir tezâhürü olarak yorumlanmalıdır.
Ferdane Hanım’ın tâyin kararını korku ve endişe ile karşıladığından, kendisini vazgeçirmeye çalıştığından, eşini iknâ etmek için yoğun çaba harcadığından şüphe duymamaktayız. Yine amcam Mehmed Tevfik’ten dinlediğim, ona da annesinden intikâl eden hâtıraya göre Ferdane Hanım eşine, “Ne olur istifa et, askerlik dışında da geçimini temin edebilirsin, ayrıl bahriyeden!” şeklinde yalvarmıştır. Aile büyüklerinin de devreye girmesine rağmen Mehmed Raşid, inatçı ve gururlu kişiliği ile “Beni bugünlere getiren, yediren, giydiren, yetiştiren, bana emeği geçen devletime, milletime karşı bu davranış hıyanet olur, bana yakışmaz” cevabıyla son noktayı koyup, kararından asla dönmeyeceğini açık şekilde ifade etmiştir. Konunun dikkat çeken bir diğer yönü, kuruluşundan bugüne Deniz Harp Okulu mezunu subayların sınıf bazında listelendiği Tümamiral Fahri Çoker imzalı “Deniz Harp Okulumuz 1773” isimli eser incelendiğinde, bir kısım subayların aynı rütbede iken “İstifâen Emekli” kaydıyla bahriyeden ayrılmış bulunmalarıdır. Bu şekilde ayrılanların bir kısmının istifaya zorlanmış olduğu da bilinen bir gerçektir. İşbu belgeden anlaşılacağı üzere, Erzurum’daki 3. Ordu’ya atandığı ya da diğer tabirle sürgün edildiği tarihte, yaşını doldurmak şartıyla emeklilik de seçenekler arasındadır. Mehmed Raşid Efendi’nin önceki atanma ve yer değiştirmelere istinâden bu görevlendirmenin de benzer biçimde uzun süreli olmayacağı kanaatiyle Ferdane Hanım’ı iknâ etmiş olabileceği de düşünülebilir.
Ömrü denizlerde geçen bahriye subaylarının bir kısmında uzun süre ailesinden, evinden, yerinden ve yurdundan ayrı kalması nedeniyle ortaya çıkan özlem ve hasret duygusu, kendini bahriye dâhilinde kara görevine tâyin ettirme isteği doğurabilmektedir. “Benzer bir durum Mehmed Raşid için de söz konusu olabilir miydi?” şeklindeki suale gönül rahatlığı ile “Hayır” diyebiliriz. Zîra, Mehmed Raşid Efendi’nin 1908 yılı ortalarında bahriye içinde kara görevine atanması böyle bir hasret ve özlem duygularının tazyikiyle ve talebi neticesinde gerçekleşmiş olsa idi, binaenaleyh maksadına ulaşmış bulunduğundan, pozisyonunu muhâfaza etmede azamî gayret göstererek görev yeri kısa aralıklarla değiş/tiril/mezdi. Öte yanda, aile hasret ve özlemi nedeniyle kendini bahriye içinde büro görevine tâyin ettiren bir subayın Erzurum’daki 3. Ordu’ya, üstelik bilgi ve tecrübesinin cüz’î bir kısmının işe yarayacağı kara kuvvetleri bünyesine atandığında istifa edip ailesinin yanında kalmayı tercih etmesi, akla ve mantığa en uygun davranış olurdu. Bu nedenle, gerek bahriye bünyesinde idarî göreve alınmasının, gerekse 3. Ordu’ya atanmasının iradesi dışında cereyan eden hadiseler olduğu şüphesizdir. Harb-i Umumî olarak da isimlendirilen 1. Dünya Savaşındaki kayıplar nedeniyle Doğu Cephesi’nde ortaya çıkan subay açığının, binbaşıdan yüksek rütbede olmamak kaydıyla bir kısım bahriye subaylarının kara birliklerine atanmasıyla giderilmeye çalışıldığı döneme ait kaynaklarda belirtilmektedir.
Ayrıca gerek denizde gerekse karada görev yaptığı toplam 20 seneyi bulan meslek hayatının imparatorluğun ve donanmanın siyâseten en sıkıntılı ve çalkantılı, savaş gücü açısından ise imkânsızlıklar içinde kıvrandığı bir döneme rast geldiğini gözden uzak tutamayız. Bu öyle bir dönemdir ki, 1900’lerin başına kadar olan kısmı gerilemenin dip yaptığı, 1903-1904 yıllarından itibaren yavaş da olsa toparlanmanın kendini hissettirdiği senelerdir. Mehmed Raşid Efendi, 1896-1916 yılları arasında imparatorluğun ve donanmanın gayet buhranlı bir döneminde görev yapmıştır. İdarî vazifelerinde uğradığı sık yer değiştirmeler, mevcut görevlerinden tatmin olmadığı, kendini daha mutlu ve özgür hissettiği muallimlik ya da gemi görevine dönmek istediği şeklinde değerlendirilmelidir.
3.Ordu’nun bulunduğu Kafkas cephesine Mehmed Raşid Efendi’den bir kaç ay sonra, 1915 yılının yaz aylarında tâyin olan Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam” ismini verdiği hatıratında Haydarpaşa garından başlayan o uzun ve meşakkatli yolculuğu bakın nasıl anlatıyor:
“... Haydarpaşa istasyonundan tren, öğle sonlarına doğru hareket edecekti. 400'den fazla subay namzeti idik. Kafkasya, Irak, Filistin, Hicaz cephelerinde vazife almıştık. Dağılış noktalarına vardıkça her birimiz kendi cephemizin yolunu tutacaktık.
İstasyonda pek az uğurlayıcı vardı. Bunlar bazı yaşlı, terbiyeli erkekler, temiz yüzlü İstanbullu anneler, o zamanlar henüz açılmamış, erkekleşmemiş İstanbullu kızlardı. Herkese kendi oğulları gibi yakınlık gösteren, kendi çocuklarıymış gibi nasihatlerde bulunan bu mübarek bakışlı babaların, amcaların çoğu, belki de eski emekli askerlerdi. Gidilecek yerlerin ve harbin ne olduğunu hiç şüphesiz biliyorlardı. Bu gidenlerden çoğunun geri dönmeyeceğini ve şimdi bu uğurlayışın, onlardan birçoğu için, çocuklarını son görüş olacağını da herhalde anlıyorlardı. Fakat ne bir şikâyet sesi, ne taşkın bir hıçkırık...
Bilâkis herkes bu ayrılışa âdeta mesut bir gün, yıllardan beri beklenen, yıllardan beri hazırlanılan bir sevinç günü havası vermek için elinden geleni yapıyordu.
Fakat bütün bu insanlarda, az sonra birden sel gibi coşacak, seller gibi çağlayacak gözyaşlarına diledikleri gibi mecra verebilmek için, trenin bir an önce kalkmasına ve kendilerini evlerinin gizli köşelerine bir an önce atabilmeyi bekleyen bir sabırsızlık hali, her şeye rağmen seziliyordu.
Tren ilk düdüğünü çalınca, geldiğinden beri istasyonun bir direği dibine çöküp, bastonunu kucağında tutan ve boyuna bir şeyler okuyup üzerimize üfleyen bir ihtiyar, zorlukla ayağa kalkabildi. Daha ziyade bir mahalle imamına benziyordu. İstasyon adamlarının anlattıklarına göre, onun bu gidenlerin arasında hiç kimsesi yoktu. Fakat hemen her Allahın günü buraya gelirdi. Evvelce, gene böyle bir kafile içinde gönderdiği birinin, cepheden gelen trenlerden çıkmasını beklerdi. Gidenleri uğurlar, gelenlerden haber sorardı. Mihnetli, fakat Hak'tan ümidini kesmeyen nurlu bir yüzü vardı.
Tren ikinci düdüğünü çalınca ellerini kaldırdı. Herkes ona uydu. Yanık tesirli bir sesi vardı. Duasını bitirdiği zaman elini öpen her çocuğun boynuna sarılıyordu:
- Torunum siz yaşındaydı oğul. Adı Selahattin'di. Bağdat'tan iki mektubu geldi. Sonra haber kesildi. Kayıp diyorlar ama, Allahtan ümit kesilmez ki oğul. Çukurtekke şeyhinin torunu Selahattin diye sorun. Allah için soruşturun.
Kiminin alnından öpüyor, kiminin arkasını okşuyor:
- Haydi yavrularım, haydi aslanlarım, diye ağlıyor, ağlıyordu...
(...)
Orta Anadolu yaylası aşılıp da güneyde Toroslar göründüğü zaman, tren, yolcularının bir kısmını Ulukışla istasyonunda boşalttı. O zaman doğuda Kafkas cephesinin yolu güneyde Ulukışla'dan geçerdi. Arap cephelerine gidecek olanlar güneye doğru yollarına devam ettiler.
Ben trenden inip, bu çorak Anadolu toprağına ilk ayağımı basınca, etrafıma uzun uzun bakındım. Burası, birkaç toprak kulübesi olan kel, tozlu, kasvetli bir yerdi. Ortada, eski yüzyıllardan kalma bir eski harabesi de olmasa, buraya, zaten unutulmuş bir yer de denilebilirdi. Fakat Kayseri'yi, Sivas'ı aşıp, Erzincan'a, Erzurum ilerisine, Rus, Acem sınırlarına varan yollar buradan başlıyordu. Bozukdüzen bir takım izlerden ibaret olan bu yolların uzadığı istikametlerde ne bir karış demiryolu ne de motorlu bir vasıta vardı.
(...)
Bir toprak damın köşesine yerleştirdiği tahta masasının başında çalışan menzil kumandanının emrinde, yeni gelen subay namzetlerini ne barındıracak bir yer, ne de onları daha ileri menzillere sevk edecek vasıta vardı. Bunun üzerine kafile daha o gün parçalandı. Üçer beşer kişilik grupların kimisi akşam serinliği, kimisi sabahın alacakaranlığı içinde darmadağın ve yayan yollara döküldüler. Yürünecek yol belki de 1000 kilometre kadardı.
Ulukışla ile Kayseri arası o zaman bizim gibi yaya yolcular için bir haftalık yoldu.
(...)
Kayseri'deki menzil kumandanı duygulu bir adamdı. Bize yol için vasıta arıyordu.
- Sizi araba kolu ile göndereceğim, dedi.
Fakat bu kol bir türlü görünmedi. Sonra ümitler deve koluna, hatta gelen geçen askerî birlik döküntülerinin cılız mekkâre hayvanlarına bağlandı. Fakat onlar da olmadı. Nihayet menzil kumandanı bir gün pazar yerine küçük bir baskın yaptırdı. Ele geçen eşeklerden, üçer beşer kişilik gruplara eşyaların yüklenmesi için birer tane dağıtıldı. Bize verilen eşeğin ne semeri, ne yuları vardı. Sırtı da cılk yaraydı.
Sahibi, bitkin bir ihtiyardı. Eşeğinin başından bir türlü ayrılmıyordu. Bütün varlığı elinden alınan ve onu kurtarmak için her şeyi göze alan bir insanın inadıyla peşimizden koşuyor, hanın, kahvenin kapısında geceliyordu.
Sonra bir akşam, hava kararınca, menzil kumandanından gizli, onu yanımıza katıp, eşeğini de şehir kenarında kendisine teslim edince, önce buna inanamadı. Sonra işin ciddî olduğunu anlayınca da söyleyecek söz bulamadı. Elimizi öpmek mi, ayağımıza kapanmak mı, yoksa boynumuzda sarılmak mı lâzım geldiğini tayin edemiyordu. Bazen gülüyor, gene birden ağlamaklı oluyordu. Sonra dua etmek aklına geldi. Fakat bu sefer de ağlamak sırası galiba bize geliyordu. Onu yaralı eşeğiyle şehrin kenarından, gecenin bağrına dalan tozlu yollara âdeta zorla iteledik.
Yerimize dönerken, biz de aramızda konuşacak söz bulamıyorduk. Biz üç arkadaş, üçümüz de fakir çocuklarıydık. Bizim de babalarımız böyle ihtiyar toprak adamlarıydılar. Beylerin yanında bağ, bahçe işleri veya şurada burada ırgatlıkla geçirirlerdi. Fakat bizde toprak, hiçbir zaman bu kadar sefil değildi. Bizde sefalet, bütün varlığı bir uyuz eşekten ibaret olan bu bitmiş ihtiyarın yoksulluğu ile kıyaslanacak kadar derinde olmamıştı.
(...)
İstanbul'dan çıkışımızla harp cephesine varabilişimiz arasında tam 40 gün geçmişti ...”
Bir tarafta doğduğu günden itibaren deniz ve deniz yaşamıyla iç içe geçen bir çocukluk dönemi, lise çağlarından itibaren ayrılmaz bir parçası olan harp gemileri, denizden gelebilecek her türlü tehlikeye karşı bilgi, tecrübe ve özgüven, deniz ve denizcilikle yoğrulmuş bir ömür. Diğer yanda yüzlerce kilometre uzakta, daha önce hiç tecrübe etmediği farklı coğrafya ve iklimde, iki bin metre irtifaya uyum sağlama güçlüğü ve o şartlarda doğaya, hastalıklara, düşmana karşı verilen mücadele. Bu ânî ve olağan dışı değişimi ancak “Sudan çıkmış balığa benzemek” deyimi ile izâh edebiliriz. Balık suyun dışında, yeni ortama ve hayat koşullarına ne kadar uyum sağlayabilir ise, Mehmed Raşid Efendi de Erzurum’daki görev yerine o kadar intibak edebilmiş, daha doğru bir ifade ile edememiştir. Bünyesi çetin kış koşullarına karşı koyamamış, sudan çekip çıkarılan balığın beyhûde çırpınışları gibi hayata tutunmaya çalışmışsa da, -30’lara varan dondurucu soğuk ve deniz seviyesinden iki bin metre yükseklikteki coğrafi şartlara direnemeyen yorgun kalbi, Rus birliklerinin 18 Ocak 1916 günü sabaha karşı başlattıkları taarruz kendisine haber verildiği anda durmuş, kolağası Mehmed Raşid Efendi 45 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Defnolunduğu yer bilinmemekle birlikte, vefât tarihi Rusların Erzurum Köprüköy hattında başlattıkları saldırı ile çakışmaktadır. İlgili dönemde 3. Ordu’da görev yapan Dr. Tevfik Sağlam’ın “Büyük Harpte 3. Orduda Sıhhî Hizmet” adlı hâtıratının incelenmesi neticesinde, defnedilmeye vakit bulunduysa kabrinin Erzurum'a bağlı Köprüköy veya Pasinler (Hasankale) ilçesinde olabileceği tahmin edilmektedir.
Son Söz
Şeyh Mehmed oğlu kurmay bahriye zabiti (kolağası) Mehmed Raşid Efendi’nin hayat hikâyesi burada nihâyet bulurken Mehmed Akif’in ‘Gitme Ey Yolcu’ şiirinden dizeler hislerimize tercüman olacaktır. Ruhuna El-Fatiha.
Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım: Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım: Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki? Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki! Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan? Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu, Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
***
Kaynakça:
1. Deniz Harp Okulumuz 1773 / Tümamiral Fahri Çoker
2. Sir Henry F. Woods Türkiye Anıları (Osmanlı Bahriyesinde 40 yıl) 1869-1909 / Fahri Çoker
3. Süleyman Nutki Bey’in Hatıraları / Nurcan Bal
4. Dünden Bugüne Bahriyemiz / Nejat Gülen
5. Şanlı Bahriye – Türk Bahriyesinin İkiyüz Yıllık Tarihçesi 1773 – 1973 / Nejat Gülen
6. Büyük Harpte 3. Orduda Sıhhi Hizmet / Dr. Tevfik Sağlam
7. Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Bahriyesi / Şakir Batmaz
8. Abdülhamid Donanmasında Bir Bahriyeli – Donanma Zabiti Emin Yüce’nin Hatıraları / Şakir Batmaz
9. Efendi Kaptan Kurtar Bizi: Mesudiye Zırhlısı / Oğuz Otay
10. II. Abdülhamid Devri Son Bahriye Nazırı: Hasan Rami Paşa ve Hatıratı / Osman Öndeş
11. Hatırat - Büyük Facia - Büyük Dram (1897 Osmanlı - Yunan Savaşı’nda Osmanlı Donanması’nın Durumu / Hasan Râmi Paşa
12. Elveda – Balkan Harbi’nde Türk Deniz Kapudanı Ali Rıza Bey’in Hatıratı / Osman Öndeş
13. Osmanlı Bahriye’sinde Bir Amerikalı: Bucknam Paşa / Ender Kuntsal
14. Mehmet Rauf’un Hayatı ve Hikayeleri Üzerine Bir Araştırma / Rahim Tarım
15. İmparatorluğun Çöküşüne Denizden Bakış / Erol Mütercimler
16. Gelibolu’yu Tanıyalım: Tarihi ve Turistik Rehber / Mehmet İrdesel
17. Fotoğrafla ve Belgelerle Gelibolu Tarihi / Mehmet İrdesel
18. Suyu Arayan Adam / Şevket Süreyya Aydemir
19. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Kurum Olarak Bahriye Vekaleti / Erdoğan Oran (Doktora Tezi)
20. Eğitim Tarihimizde Heybeliada Bahriye Mektebi’nin Yeri / Timur Demir (Yüksek Lisans Tezi)
21. H.1319 (M.1901) Tarihli Bahriye Salnâmesinin Transkripsiyon ve Değerlendirmesi / Haşim Erdoğan (Yüksek Lisans Tezi)
22. H.1317 (M.1899-1900) Tarihli Bahriye Salnâmesinin Transkripsiyon ve Değerlendirmesi / Mehmet Zahid Saraç (Yüksek Lisans Tezi)