Sadece bir öykü...
AYDINLIKEVLER KÜTÜPHANESİ
Hayatım kitap, “Ol” dedim, oldu...
Yangın merdiveninde düşündü. Merdivenler hep etkili olmuştu yaşamında: Çocukken babaannesiyle düşüp çaresizlik içinde yardımsız kaldığı merdiven, kızılay dershanesi'nin macera merdiveni, ilk aşkıyla oturdukları stilistlik kursunun merdiveni ve bu yangın merdiveni. Camı kırıp, imdat ziline bastı sonunda. Tek kurtuluşunu
n yazmak olduğuna karar verdi. Yıllarca okumuş, yazmış; kitaplarla, öykü ve şiirlerle yatmış, bundan çok zevk almıştı. Hastanedeki yangın çok büyüktü. Alev alev yanıyordu içi. Ya ateşi harlayacak çok güçlü bir rüzgâra ya da bol tazyikli berrak bir suya ihtiyacı olduğunu hissetti. Çıkarken Mustafa Amca'yla karşılaştı, selamlaştı. “Kapılara dikkat et, üzerine kapanmasın” dedi. Yangın çıkınca panikle insanlar kapılara doğru yığılıyor, kendilerini dışarıya atamadan tam da kapının önünde yığılıp kalıyorlardı. Artık geceler boyunca yazacak, çok yakında iyileşecek, ailesine ve cancağızı evine kavuşacaktı. Babası evlerine her girişlerinde şöyle derdi: Cancağızım cancağızım, sen bilirsin halceğizim. Bütün evler hâlden anlardı. Evsizlerin hâlinden de sokaklar anlardı. Aydınlık, ışıl ışıl bir ev hayal etti. Sonunda iki buçuk yıldır yaşadıklarından bir çıkış yolu bulmuştu. Köprüden önceki son çıkış gibiydi. Her yana “Bir çözüm olabilir mi?” diye bakıyor, rüyalarında bile işaret bekliyor, bildiği ve tanıdığı her şeyle iletişime geçiyor fakat bir çare bulamıyordu. Bildiği bütün yaşama yöntemlerini yitirmişti. Öngörüleri altüst olmuş, geçmişi ihanet etmiş, doğru bilgileri silinmiş ve prensipleri iflas etmişti. Çalışamıyordu, düşünemiyordu, eğlenemiyordu, projeler üretip gerçekleştiremiyordu. Pinokyo gibi asılı kalmıştı. Yaşamsal fonksiyonlarını kaybediyordu hasta. Yani anlayacağın, kuyunun dibi karanlıktı. Kapkaranlık… O aydınlık yüzler, aydınlık öyküler dinlemek ve yaşamak istiyordu. Tam da bunu düşünürken bulmuştu fikrinin ince gülünü. Öykülerini kendi yazıp oluşturabilir ve kimseye ihtiyaç duymazdı. Böylelikle: aydınlık evler, aydınlık insanlar, aydınlık sokaklar, hayatlar, kitaplar…
En kötüsü de aslında, geçirdiği trafik kazasından dolayı yerinden dahi kalkamamaktı. “Ne çektin be sen!”, “Ne çektin yav!” deyip deyip gülüyordu. Babaannesi yaşasaydı kesin “vih vih vih, bebenin kaderini görüyon mu bak, vih vih vih” derdi. Etraftakiler de babaannesini pek aratmıyordu aslında. Kısılıp, tutuklu kalmıştı biricik penceresiz odacığına... Çoğu zaman geriye dönüp, geçmişle yaşamaya, oradan ipuçları bulmaya çabalıyordu. İpin ucunu kaçırdığı da oluyordu. İpin ucu felek denen bir puştun elindeydi. Tüm bildiklerini acımasızca kesip parçalıyor, yan gelip yattığından dolayı bütün bedeninde iyileşmez yaralar açılıyordu. Geleceği kurtarmalı, bu hayata ayak izlerini bir yolla bırakmalıydı. Ayaklarının takati kalmamıştı. Onların izleri çok eskilerde bir yerlerde saklanıyor, kendini sobeletmiyordu. Saklanmak için dahi tutmuyordu ayakları ki izlerini bırakmak nereye... Eskiden beri tek derdi buydu ama yanlış yöntemler, yanlış insanlar ve izler takip etmişti. Bu yaşına kadar yaptığı şeyleri bir bir sıraladı önüne. İzleri sinsice ve özenli bir şekilde takip etti. Şu andan sonra neler yapabileceklerini de bir kenara koydu. Sonunda yazmaya ve kitaba adanmış su gibi sade bir hayat yaşamaya karar vermişti. Bu yeni yaşam projesi mükemmeldi. İçini umulmaz bir heyecan doldurdu. Ne kadar evirip çevirse de eksiklerini ve gediklerini bulamıyordu. “Fikrinin ince gülü” bir mahalle kütüphanesi kurma fikri müthiş motive etmişti. Sabah akşam yeni yaşam projesiyle yatıp kalkıyor, yeni hayatını kurguluyordu. Yazgısını yazan yazıcı gibiydi. Her yazdığı artık gerçekleşecekti ya! Feleğin ensesine tokadı indirmiş gibiydi. Sanki sihirli lambasından dudakları dolgun dilekçi dev çıkmıştı. Sadece devin bir dudağını yerden toparlaması yetecekti. Sonra bütün detayları planlamaya başladı. İlk önce evin altındaki küçük dükkânı evdekilerin elinden alması lazımdı, sonrası kolaydı. “Babamın iki yüz elli lira kira geliri hiç olacak ama” diye düşündü. Kafasından hemen bu düşünceyi sildi. Babasını, evin altındaki dükkânı kendisine yaşam alanı(evi) yapacağına ve buna çok ihtiyacı olduğuna ikna etmesi gerekiyordu. Merdivenleri çıkamıyordu ya! Düzayak bir yerde kalmam çok iyi olur diye anlatır, biraz da duygu sömürüsü yaparsa bu iş olabilirdi. Belki de yalvarmak gerekirdi, olsun yalvarırdı. İlk önce dükkânın camına “kitap alınır, satılır, değiştirilir” diye kocaman bir ilan asmak lazımdı. “Kitaaapçııı geeeldiii haanııım” diye arada sırada da bağırabilir.“Mahallenizin kitapçısı geldi, en güzel öyküler, en güzel şiirler, en güzel insanlar, en güzel muhabbet burada” diye sloganlar bile atabilirdi. Kendi elleriyle, birkaç büyük beyaz kartona, siyah keçeli kalem ile kocaman “KİTAP ALINIR, SATILIR, DEĞİŞTİRİLİR” diye yazacaktı. Belki kartonun kenarlarına eğlenceli olsun diye rengârenk birkaç çiçek figürü de eklemeliydi. Bunun için cüzi de olsa bir bütçe ayırmalı, kitaplarının sayısını ve çeşitlerini çoğaltmalıydı. Bu kolaydı, insanların akın akın satmak için eski kitaplarını getireceğinden emindi. Sonra evden, dükkânın üst katına sığacak şekilde, odasındaki yatağı da dâhil her şeyi Hamo’ya taşıttırmak lazımdı. Hamo, mahallenin angarya işlerinde herkesin eli ve ayağı değil miydi? Üst kata yatak ve yazı masası rahatça sığardı. Hayalinin kütüphanesi tabii ki hanesi olmalıydı. İş yerinden evine gitmek için sadece yedi sekiz basamak kullanmak! Bu, bütün çalışanların hayaliydi. Muhteşem bir proje dedik ya işte! Tavan, Fatıma Ana'nın söylediği gibi al rengine boyanacaktı. Bahçeye bir selvi dikilecek, ismi “Aydınlık” olan bir sokak kedisiyle arkadaş olunacak, girişte herkesin koklaması için bir fesleğen olacaktı. Yukarı kattan sanki bir iç balkon var gibi sardunyalar sarkacaktı. Alt tarafın duvarlarını komple raf yaptırmayı zaten kafaya koymuştu. Raflar masif doğal ağaçtan olacak, kâğıt kokusuyla ağaç kokusu birbirini çok güzel tamamlayacak ve birbirlerine yoldaşlık edeceklerdi. Arabayla yıllarca kitap sattığında öğrenmişti kitap kokusuyla uyanmanın güzelliğini. Bitmiş hâliyle gözünün önünde canlanıyordu. En beğendiği özel şiirlerini çerçeveletip boş kalan bütün duvarlara asacaktı. Hayatındaki önemli objeleri yani geçmişi duvarları süsleyecek, kütüphanenin ilk tuğlaları tabii ki kendi kitapları olacaktı. Ama bu üç yüz beş yüz kitapla olacak iş değil diye düşündü. Akrabadan, eşten dosttan, sağdan soldan herkese bu konuda rica minnet olmalı ve gerekirse zor kullanmalıydı. En çok da Fatoş Ablasına; biricik Rezzan teyzesinin çok okuyan Odtü’lü yüksek mimar kızına. Çünkü kitaplar üç bini geçer geçmez muhtarla konuşabilir, işbirliği yapabilirdi. “Benim canım mahalle kütüphanem için” diyerek gülümsedi. Mahallede kitap bağışı kampanyası başlatabilir, muhtarı belediye kültür işlerine destek için gönderir, bu kütüphane bütün başka mahallelere örnek proje bile olabilirdi. Hatta bir gün mahalle kütüphanesiyle ulusal basının ana haberlerine bile çıkabilirdi. Kütüphanenin kitap arşiv ve stokları için internetten bilgisayar programını bile bulmuştu. Sadece isim ve soyadıyla ücretsiz bir şekilde herkese kitap verecekti. Bu, bu devirde olacak iş değildi ama insanların birbirlerine güvenlerini geliştirecek, herkesten ve her şeyden endişelerinin yersiz olduğunu ispat edecekti. Küçücük bir şeydi belki ama Cuma namazında her dükkânın kapısının herkese açık bırakılması gibi önemliydi. Aydınlıkevler ahalisi, okumaları bittikten sonra ancak ikinci kitabı alabileceklerdi. Hatta hiç kütüphaneye uğramayan, gelmeyen, okumayan mahallelinin, kapılarına kültür yardımı olarak hediye bir kitap bırakılsa çok güzel olurdu. Hatta kitabın üstüne not da düşülüp, ilk ayet “Îkra-Oku” yazıla bilinirdi. Gençlerle ve çocuklarla kitaplar hakkında uzunca sohbetler edecek, onlardan yeni şeyler öğrenecek, yeni bir sürü hayata eşlik edecek, isterlerse eski püskü ama tertemiz bilgilerini de usulca aktaracaktı. Onlara iyinin, güzelin ve sadeliğin rol modeli olmaya çalışacaktı. Bu mahallede artık kitaplar konuşulacak ve havalarda uçacaktı. Olgunlardaki sahaf arkadaşları Levent ve Murat’la acil görüşüp, onlardan da yardım alabilirim diye düşündü. Matbaacı bulmak konusunda da yardımcı olurlardı. “Sokak Yazarları Evi” mi yapsam buranın adını? “Sokakyazarlarevi” diye şöyle küçük tenekeden de bir tabela… İbram Erdem’i aramalı, öykü-şiir dergisini de burada çıkarmalı valla. Sokak Yazarları Dergisi zaten hazır her şeyiyle… İbram Hoca'ya zaten bir gönül borcum da var onu da ödemiş olurum. Bak Uluer’in “Denizsuyukâsesi”nin Ankara şubesi bile olur burası valla. Emine’yle acil konuşmak lazım, sokak yazarlarını burada beraber toparlarız. Emine’yle şu Koridor Edebiyat Dergisi'nin editörü Volkan’ın kafeye de gitmek lazım. Volkan da iyi çocuktur, derginin ve kütüphanenin duyurulmasında, hatta her konuda yardımcı olur. Kütüphaneye doğru adımladıkça neler neler yapılır yahu(?) diye hayallerinin doruğuna doğru yürüdü. Mesela, şiirlerinizi getirin kitaplaştıralım, denilir. Aile fotoğraf albümü gibi aile yazı albümü yapılır. Bütün ev hanımlarının yemek tarif defterleri, yemek tarif albümleri olarak kitaplaştırılır...